وَضَرَبَ لَنَا مَثَلاً وَنَسِىَ خَلْقَهُۜ قَالَ مَنْ يُحْيِى الْعِظَامَ وَهِىَ رَم۪يمٌ﴿٨٧﴾

78. Bize bir misal getirdi ve yaratılışını unuttu: “Çürümüş kemikleri kim diriltir?” dedi.

قُلْ يُحْي۪يهَا الَّذ۪ٓى اَنْشَاَهَٓا اَوَّلَ مَرَّةٍۜ وَهُوَ بِكُلِّ خَلْقٍ عَل۪يمٌۙ﴿٩٧﴾

79. De ki: “Onu ilk defa var eden diriltir. O, her mahlûku (her türlü yaratmayı) hakkıyle bilendir.

{“Yâni, insan der: ‘Çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ Sen de: ‘Kim onları bidayeten inşa edip hayat vermiş ise o diriltecek.’ Onuncu Sözün Dokuzuncu Hakikatının Üçüncü temsilinde tasvir edildiği gibi; bir zât göz önünde bir günde yeniden büyük bir orduyu teşkil ettiği halde, biri dese: ‘Şu zât, efradı istirahat için dağılmış olan bir taburu bir boru ile toplar, tabur nizamı altına getirebilir.’ Sen ey insan, desen ‘İnanmam.’ Ne kadar divanece bir inkâr olduğunu bilirsin. Aynen onun gibi; hiçlikten, yeniden ordu-misal bütün hayvanat ve sair zîhayatın tabur-misal cesedlerini kemal-i intizamla ve mizan-ı hikmetle o bedenlerin zerratını ve letaifini

كُنْ فَيَكُونَ

ile kaydedip yerleştiren ve her karnda, hattâ her baharda rûy-i zeminde yüz binler ordu-misal zevil-hayatın enva’larını ve taifelerini îcad eden bir Zât-ı Kadîr-i Alîm, tabur-misal bir cesedin nizamı altına girmekle birbiriyle tanışan zerrat-ı esasiye ve ecza-i asliyeyi bir sayha ile Sûr-u İsrâfil’in borusuyla nasıl toplayabilir? İstib’ad suretinde denilir mi? Denilse, eblehcesine bir divaneliktir.” (S., Onuncu Söz, Zeylin Dördüncü Parçası, s.114. Ayrıca bk. S., Onuncu Söz, Dokuzuncu Hakikat, Yirmi Beşinci Söz ve Yirmi Dokuzuncu Söz, s.80, 383 ve 522)}

اَلَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ الْاَخْضَرِ نَارًا فَاِذَٓا اَنْتُمْ مِنْهُ تُوقِدُونَ﴿٠٨﴾

80. O ki, size yeşil ağaçtan ateş çıkarandır; siz de ondan ateş yakıyorsunuz.

{“... Hem, Cenab-ı Hak insana karşı ettiği ihsânât-ı azîmeyi

اَلَّذِى جَعَلَ لَكُمْ مِنَ الشَّجَرِ ا ْلَا خْضَرِ نَارًا

kelimesiyle işaret edip der: ‘Size böyle nimet eden zât, sizi başıboş bırakmaz ki, kabre girip kalkmamak üzere yatasınız.’ Hem remzen der: ‘Ölmüş ağaçların dirilip yeşillenmesini görüyorsunuz. Odun gibi kemiklerin hayat bulmasını kıyas edemeyip istib’ad ediyorsunuz. Hem semavat ve arzı halkeden, semavat ve arzın meyvesi olan insanın hayat ve mematından âciz kalır mı? Koca ağacı idare eden, o ağacın meyvesine ehemmiyet vermeyip başkasına mal eder mi? Bütün ağacın neticesini terketmekle, bütün eczasıyla hikmetle yoğrulmuş hilkat şeceresini abes ve beyhude yapar mı zannedersiniz?’ Der: ‘Haşirde sizi ihya edecek zât, öyle bir zâttır ki; bütün kâinat, ona emirber nefer hükmündedir. Emr-i kün feyekûne karşı kemal-i inkıyad ile serfüru’ eder. Bir baharı halketmek bir çiçek kadar ona ehven gelir. Bütün hayvanatı icad etmek, bir sinek icadı kadar kudretine kolay gelir bir zâttır. Öyle bir zâta karşı,

مَنْ يُحْيِى ا ْلعِظَامَ

deyip kudretine karşı taciz ile meydan okunmaz…” (S., Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şule, Sekizinci Meziyet-i Cezâlet, s.424. Ayrıca bk. S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Üçüncü Işık, s.400)}

اَوَ لَيْسَ الَّذ۪ى خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يَخْلُقَ مِثْلَهُمْۜ بَلٰى وَهُوَ الْخَلَّا قُ الْعَل۪يمُ﴿١٨﴾

81. Gökleri ve yeri yaratan, onlar gibilerini yaratmağa kadir değil mi? Evet, O, çok yaratıcı, hakkıyle bilendir.

اِنَّمَٓا اَمْرُهُٓ اِذَٓا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ﴿٢٨﴾

82. Bir şeyi dilediği zaman onun emri o şeye sadece “Ol!” demektir. O da hemen oluverir.

{“Nasılki gayet mahir bir san’atkâr; ziyade kolay bir tarzda, elini işe dokundurur dokundurmaz, makina gibi işler. Ve o sür’at ve mehareti ifade için denilir ki: O iş ve san’at, ona o kadar müsahhardır ki; güya emriyle, dokunmasıyla işler oluyor; san’atlar vücuda geliyor. Öyle de: Kadîr-i Zülcelal’in kudretine karşı eşyanın nihayet derecede müsahhariyet ve itaatine ve o kudretin nihayet derecede külfetsiz ve sühuletle iş gördüğüne işareten,

اِنَّماَ اَمْرُهُ اِذاَ اَراَدَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

ferman eder” (M., Yirminci Mektub, Onuncu Kelime, s.245)

“Bu âyetlerin sarahatine göre her şeyin vücudu “Kün” emriyle bağlı olduğu gibi; bütün eşyanın icad ve sonradan ihyaları, bir nefs-i vâhidenin icad ve ihyası gibidir. Demek icad Cenab-ı Hakk’a isnad edilirse, bu kadar rahat ve kolay olur. Amma esbaba veya eşyanın kendilerine isnad edildiği zaman, bütün ukalânın ve eblehlerin hükümlerinden neş’et eden muhalâtı kabul etmeleri lâzım gelir.” (MN., Hubab, Dördüncüsü, s.105. Ayrıca bk. Nahl Sûresi 77.âyet açıklaması, s.37; S., On Dördüncü Söz, On Altıncı Söz, Yirmi Beşinci Söz, s.165, 196 ve 431)}

فَسُبْحَانَ الَّذ۪ى بِيَدِه۪ مَلَكُوتُ كُلِّ شَىْءٍ وَاِلَيْهِ تُرْجَعُونَ﴿٣٨﴾

83. Her şeyin hakimiyeti kendi elinde olan O Zat, münezzehtir. Siz yalnız O’na döndürüleceksiniz.

{“Ey daire-i esbâbdan zuhur eden işleri, hâdiseleri esbaba isnad eden gafil, cahil! Mal sahibi zannettiğin esbab, mal sahibi değillerdir. Asıl mal sahibi, onların arkasında iş gören kudret-i ezeliyedir. Onlar, ancak o kudretten gelen hakikî tesirleri ilân ve neşretmekle muvazzaftırlar. Demek daire-i esbab, hükûmetin kalem dairesi hükmündedir ki, yukarıdan gelen emirlerin tebligatı o daireden yapılıyor. Çünki izzet ve azamet perdeyi iktiza eder; tevhid ve celal dahi şirketi reddeder, te’siri esbâba vermiyor.” (MN., Lem’alar, s.10. Ayrıca bk. S., On Altıncı Söz, Yirmi İkinci Söz, Yirmi Beşinci Söz, Sekizinci Meziyet-i Cezâlet ve Otuz Üçüncü Söz, Yirminci Pencere, s.197, 292, 425 ve 670; L., On Yedinci Lem’a, Otuzuncu Lem’a, s.123 ve 347; NİK., On Dördüncü Ders, s.107)}

مِنْ سُورَةُ الصَّآفَّاتِ

37. SAFFAT SÛRESİ’NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

وَالصَّٓافَّاتِ صَفًّاۙ﴿١﴾

فَالزَّاجِرَاتِ زَجْرًاۙ﴿٢﴾

فَالتَّالِيَاتِ ذِكْرًاۙ﴿٣﴾

اِنَّ اِلٰهَكُمْ لَوَاحِدٌۜ﴿٤﴾

1-4. Andolsun; saf saf duranlara, toplayıp sürenlere, zikir okuyanlara ki, gerçekten İlâhınız elbette birdir.

رَبُّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَا وَرَبُّ الْمَشَارِقِۜ﴿٥﴾

O göklerin, yerin ve ikisinin arasındakilerin Rabbi ve hem de doğuların Rabbidir.

اِنَّا زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِز۪ينَةٍ ۨالْكَوَاكِبِۙ﴿٦﴾

Gerçekten biz, dünya göğünü bir süsle, yıldızlarla süsledik.

وَحِفْظًا مِنْ كُلِّ شَيْطَانٍ مَارِدٍۚ﴿٧﴾

Ve inatçı her şeytandan (gökyüzünü) koruduk.

وَلَقَدْ سَبَقَتْ كَلِمَتُنَا لِعِبَادِنَا الْمُرْسَل۪ينَۚ﴿١٧١﴾

171. Andolsun, gerçekten gönderilen (peygamber) kullarımız için şu sözümüz geçmişti:

اِنَّهُمْ لَهُمُ الْمَنْصُورُونَ۬﴿٢٧١﴾

172. “Şüphesiz onlar, gerçekten yardım edilmişlerdir.

وَاِنَّ جُنْدَنَا لَهُمُ الْغَالِبُونَ﴿٣٧١﴾

173. “Gerçekten bizim ordumuz galip gelecekdir.

فَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى ح۪ينٍۙ﴿٤٧١﴾

174. Sen bir süreye kadar onlardan yüz çevir.

وَاَبْصِرْهُمْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ﴿٥٧١﴾

175. Onları (başlarına gelecek olanı) gör; ileride onlar da görecekler.