اِنَّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ يُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَ وَيَذَرُونَ وَرَٓاءَ هُمْ يَوْمًا ثَق۪يلاً﴿٧٢﴾

27. Gerçekten onlar çabuk geçeni (dünyayı) seviyorlar ve önlerindeki ağır bir günü ihmal ediyorlar.

نَحْنُ خَلَقْنَاهُمْ وَشَدَدْنَٓا اَسْرَهُمْۚ وَاِذَا شِئْنَا بَدَّلْنَٓا اَمْثَالَهُمْ تَبْد۪يلاً﴿٨٢﴾

28. Onları biz yarattık ve mafsallarını pekiştirdik. Dilediğimiz zaman benzerlerini değiştirmekle değiştiririz.

اِنَّ هٰذِه۪ تَذْكِرَةٌۚ فَمَنْ شَٓاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّه۪ سَب۪يلاً﴿٩٢﴾

29. Gerçekten bu bir öğüttür. Kim dilerse, Rabbine bir yol tutar.

وَمَا تَشَٓاؤُ۫نَ اِلَّا ٓ اَنْ يَشَٓاءَ اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَل۪يمًا حَك۪يمًاۗ﴿٠٣﴾

30. Allah dilemezse, siz dileyemezsiniz. Şüphesiz Allah, hakkıyle bilen, hikmet sahibidir.

{“İnsan her ne kadar fâil-i muhtar ise de, fakat

وَمَاتَشَاؤ ُنَ إلآ ّاَنْ يَشَاءَ اللهُ

sırrınca, meşiet-i İlahiye asıldır ve kader hâkimdir. Meşiet-i İlahiye, meşiet-i insaniyeyi geri verir.

إذَاجَاءَ الْقَدَرُ عُمِيَ الْبَصَرُ

hükmünü icra eder. Kader söylese; iktidar-ı beşer konuşmaz, ihtiyar-ı cüz’î susar.” (M., On Beşinci Mektub, Birinci Sual, İkinci Makam, s.52)}

يُدْخِلُ مَنْ يَشَٓاءُ ف۪ى رَحْمَتِه۪ۜ وَالظَّالِم۪ينَ اَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا اَل۪يمًا﴿١٣﴾

31. O, dilediğini rahmetine sokar. Zalimler için ise, acıklı bir azap hazırlamıştır.

مِنْ سُورَةُ الْمُرْسَلَاتِ

77. MÜRSELAT SÛRESİ’NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

وَالْمُرْسَلَاتِ عُرْفًاۙ﴿١﴾

فَالْعَاصِفَاتِ عَصْفًاۙ﴿٢﴾

وَالنَّاشِرَاتِ نَشْرًاۙ﴿٣﴾

فَالْفَارِقَاتِ فَرْقًاۙ﴿٤﴾

1-4. Andolsun; arka arkaya gönderilenlere, şiddetle eserek savuranlara, yaydıkça yayanlara, (Hak ile batılı) ayırdıkça ayıranlara (meleklere);

{

وَالذَّارِيَاتِ * وَالْمُرْسَلَاتِ

deki kasemde; havanın temevvücatı ve tasrifatı içinde mühim hikmetleri ihtar etmek için, rüzgârlara memur melaikelere kasem ile nazar-ı dikkati celbediyor ki, tesadüfî zannolunan unsurlar, çok nazik hikmetleri ve ehemmiyetli vazifeleri görüyorlar.” (M., Yirmi Dokuzuncu Mektub, Birinci Kısım, İkinci Nükte, s.389)}

فَالْمُلْقِيَاتِ ذِكْرًاۙ﴿٥﴾

عُذْرًا اَوْ نُذْرًاۙ﴿٦﴾

اِنَّمَا تُوعَدُونَ لَوَاقِعٌۜ﴿٧﴾

5-7. Özür için, yahut uyarmak için, öğüt bırakanlara ki, gerçekten size vaad olulan şey elbette gerçekleşecek!

{“Ey melâike ve rûhaniyatın kabûlünde tereddüde gösteren bîçâre adam! (…) Hiç hatırına gelmesin ki: Şu hilkatte cârî olan namuslar, kanunlar kâinatın hayatdar olmasına kâfi gelir. Çünki o cereyan eden namuslar, şu hükmeden kanunlar; itibarî emirlerdir, vehmî düsturlardır, ademî sayılır. Onları temsil edecek, onları gösterecek, onların dizginlerini ellerinde tutacak melaike denilen ibadullah olmazsa; o namuslara, o kanunlara bir vücud taayyün edemez. Bir hüviyet teşahhus edemez. Bir hakikat-ı hariciye olamaz. Halbuki hayat, bir hakikat-ı hariciyedir. Vehmî bir emr, hakikat-ı hariciyeyi yüklenemez.” (S., Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Maksad, İkinci Esas, s.510)}

فَاِذَا النُّجُومُ طُمِسَتْۙ﴿٨﴾

وَاِذَا السَّمَٓاءُ فُرِجَتْۙ﴿٩﴾

وَاِذَا الْجِبَالُ نُسِفَتْۙ﴿٠١﴾

وَاِذَا الرُّسُلُ اُقِّتَتْۜ﴿١١﴾

8-11. Yıldızlar silindiği (ışığı söndürüldüğü), gök yarıldığı, dağlar savrulduğu ve peygamberler vakitlendirildiği (muayyen vakitleri geldiği) zaman (artık kıyamet kopmuştur).

لِاَيِّ يَوْمٍ اُجِّلَتْۜ﴿٢١﴾

لِيَوْمِ الْفَصْلِۚ﴿٣١﴾

12, 13. (Bu alametler )hangi gün için ertelendi? Ayrım günü için (ertelendi).

وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا يَوْمُ الْفَصْلِۜ﴿٤١﴾

14. Ayrım gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin?

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ﴿٥١﴾

15. Vay haline o gün (peygamberleri ve ahireti) yalan sayanların!

{“Hem meselâ, Sûre-i Rahman’da tekrar edilen

فَبِاَىِّ الآءِ رَبِّكُما تُكَذِّبَانِ

âyeti ile Sure-i Mürselât’ta

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّبِينَ

âyeti, cinn ve nev’-i beşerin, kâinatı kızdıran ve arz ve semavatı hiddete getiren ve hilkat-i âlemin neticelerini bozan ve haşmet-i saltanat-ı İlahiyeye karşı inkâr ve istihfafla mukabele eden küfür ve küfranlarını ve zulümlerini ve bütün mahlukatın hukuklarına tecavüzlerini asırlara ve arz ve semavata tehdidkârane haykıran bu iki âyet, böyle binler hakikatlarla alâkadar ve binler mes’ele kuvvetinde olan bir ders-i umumîde binler defa tekrar edilse yine lüzum var ve celalli bir i’caz ve cemalli bir îcâz-ı belâgattır.” (Ş., On Birinci Şua, Onuncu Mes’ele, s.246)

“Zira kizb, küfrün esasıdır. Kizb, nifakın birinci alametidir. Kizb, Kudret-i İlâhiyyeye bir iftiradır. Kizb, hikmet-i Rabbaniyeye zıddır. Ahlâk-ı âliyeyi tahrib eden kizbdir. Âlem-i İslâmı zehirlendiren ancak kizbdir. Âlem-i beşerin ahvalini fesada veren kizbdir. Nev’-i beşeri kemalâttan geri bırakan kizbdir. Müseylime-i Kezzab ile emsalini âlemde rezil ü rüsvay eden kizbdir. İşte bu sebeblerden dolayıdır ki; bütün cinayetler içinde tel’ine, tehdide tahsis edilen, kizbdir.” (İİ., Mühürlenen Kalbler, Yedinci Cümle, s.82)}

اَلَمْ نُهْلِكِ الْاَوَّل۪ينَۜ﴿٦١﴾

ثُمَّ نُتْبِعُهُمُ اْلاٰخِر۪ينَ﴿٧١﴾

16, 17. Öncekileri helak etmedik mi? Sonra ötekileri de onlara katmadık mı?

كَذٰلِكَ نَفْعَلُ بِالْمُجْرِم۪ينَ﴿٨١﴾

18. İşte biz, günahkarlara böyle yaparız.

وَيْلٌ يَوْمَئِذٍ لِلْمُكَذِّب۪ينَ﴿٩١﴾

19. Vay haline o gün (bunu) yalan sayanların!..