فَاِذَا انْشَقَّتِ السَّمَٓاءُ فَكَانَتْ وَرْدَةً كَالدِّهَانِۚ﴿٧٣﴾

37. Gök yarılıp da, kırmızı sahtiyan (veya erimiş yağ) gibi bir gül olduğu zaman,

فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴿٨٣﴾

38. O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

فَيَوْمَئِذٍ لَايُسْئَلُ عَنْ ذَنْبِه۪ٓ اِنْسٌ وَلَا جَٓانٌّ ۚ﴿٩٣﴾

39. İşte o gün, ne bir insan, ne de bir cin günahından sorulmaz, (simalarından tanınırlar).

فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴿٠٤﴾

40. O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

سُورَةُ الْوَاقِعَةِ

56. VAKIA SÛRESİ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

اِذَا وَقَعَتِ الْوَاقِعَةُۙ﴿١﴾

1. O olacak olduğu (Kıyamet koptuğu) zaman,

{“... Fakat şu sarsılan ve hareket eden dünya, Sâni’ine baktığı vakit, o harekât ve tegayyürat, Kalem-i Kudretin mektubat-ı Samedaniyeyi yazması için o kalemin işlemesidir. O tebeddülât-ı ahval ise, esma-i İlahiyenin cilve-i şuunatını ayrı ayrı tavsifat ile gösteren, tazelenen âyineleridir. İşte dünya, dünya itibariyle hem fenaya gider, hem ölmeğe koşar, hem zelzele içindedir. Hakikatta akarsu gibi rıhlet ettiği halde, gaflet ile sureten incimad etmiş, fikr-i tabiatla kesafet ve küduret peyda edip âhirete perde olmuştur. (…) Amma Kur’an ise, şu hakikatteki dünyayı, dünya cihetiyle

الْقَارِعَةُ مَاالْقَارِعَةُ * اِذَاوَقَعَتِ الْوَاقِعَةُ * وَالطُّورِوَكِتَابٍ مَسْتُورٍ

âyâtiyle pamuk gibi hallaç eder, atar. ” (S., Yirmi Beşinci Söz, Üçüncü Şule, İkinci Ziya, s.437)}


لَيْسَ لِوَقْعَتِهَا كَاذِبَةٌۢ﴿٢﴾

2. Ki onun olması için bir yalanlayıcı yoktur.

خَافِضَةٌ رَافِعَةٌۙ﴿٣﴾

3. O, alçaltıcı, yükselticidir.

اِذَا رُجَّتِ الْاَرْضُ رَجًّاۙ﴿٤﴾

وَبُسَّتِ الْجِبَالُ بَسًّاۙ﴿٥﴾

فَكَانَتْ هَبَٓاءً مُنْبَثًّاۙ﴿٦﴾

وَكُنْتُمْ اَزْوَاجًا ثَلٰثَةًۜ﴿٧﴾

4-7. Yer şiddetle sarsıldığı zaman; dağlar parçalanıp toz duman haline getirildiği zaman; siz üç çift (sınıf) olduğunuz zaman;

فَاَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِ مَٓا اَصْحَابُ الْمَيْمَنَةِۜ﴿٨﴾

وَاَصْحَابُ الْمَشْئَمَةِ مَٓا اَصْحَابُ الْمَشْئَمَةِۜ﴿٩﴾

وَالسَّابِقُونَ السَّابِقُونَۙ﴿٠١﴾

8-10. Sağın sahipleri, nedir sağın sahipleri? Solun sahipleri, nedir solun sahipleri? (Hayır yarışmasında) öne geçenler, onlar öncülerdir.

اُو۬لٰٓئِكَ الْمُقَرَّبُونَۚ﴿١١﴾

ف۪ى جَنَّاتِ النَّع۪يمِ﴿٢١﴾

ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّل۪ينَۙ﴿٣١﴾

وَقَل۪يلٌ مِنَ اْلاٰخِر۪ينَۜ﴿٤١﴾

11-14. İşte onlar, yaklaştırılanlardır. (Onlar) Naim cennetlerindedirler. Çoğu önceki (ümmet) lerden, birazı da sonraki (ümmet) lerdendir.

عَلٰى سُرُرٍ مَوْضُونَةٍۙ﴿٥١﴾

15. Altın ve cevahirle süslü tahtların üzerindedirler.

مُتَّكِئ۪ينَ عَلَيْهَا مُتَقَابِل۪ينَ﴿٦١﴾

16. Onların üzerine karşılıklı yaslanırlar.

{“Meselâ ehl-i Cennet, elbette arzu ederler ki, dünya maceralarını tahattur etsinler ve birbirine nakletsinler; belki o maceraların levhalarını ve misallerini görmeyi çok merak ederler. Elbette sinema perdelerinde görmek gibi; o levhaları, o vak’aları müşahede etseler çok mütelezziz olurlar. Madem öyledir, herhalde dâr-ı lezzet ve menzil-i saadet olan dâr-ı Cennet’te,

عَلَى سُرُرٍ مُتَقَابِلِينَ

işaretiyle; sermedî manzaralarda, dünyevî maceraların muhaveresi ve dünyevî hâdisâtın manzaraları Cennette bulunacaktır.” (M., Yirmi Dördüncü Mektub, İkinci Makam, Üçüncü İşaret, s.294)}


يَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۙ﴿٧١﴾

17. Etraflarında ölümsüz gençler dolaşır,

{“Kur’an-ı Hakîmde

وِلْدآنٌمُخَلَّدُونَ

sırrı ve meali şudur ki: Mü’minlerin kabl-el büluğ vefat eden evlâdları, Cennet’te ebedî, sevimli, Cennet’e lâyık bir surette daimî çocuk kalacaklarını.. ve Cennet’e giden peder ve vâlidelerinin kucaklarında ebedî medar-ı sürurları olacaklarını.. ve çocuk sevmek ve evlâd okşamak gibi en latif bir zevki, ebeveynine temine medar olacaklarını.. ve herbir lezzetli şey’in Cennet’te bulunduğunu.. ‘Cennet tenasül yeri olmadığından, evlâd muhabbeti ve okşaması olmadığı’nı diyenlerin hükümleri hakikat olmadığını.. hem dünyada on senelik kısa bir zamanda teellümatla karışık evlâd sevmesine ve okşamasına bedel safi, elemsiz milyonlar sene ebedî evlâd sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl-i imanın en büyük bir medar-ı saadeti olduğunu şu âyet-i kerime

وِلْدآنٌمُخَلَّدُونَ

cümlesiyle işaret ediyor ve müjde veriyor…” (M., On Yedinci Mektub, Çocuk Taziyenâmesi, s.77. Ayrıca bk. KL., s.200; EL-II., s.66)}


بِاَكْوَابٍ وَاَبَار۪يقَ وَكَاْسٍ مِنْ مَع۪ينٍۙ﴿٨١﴾

18. Testilerle, ibriklerle ve kaynaktan (doldurulmuş) bardakla.

لَايُصَدَّعُونَ عَنْهَا وَلَا يُنْزِفُونَۙ﴿٩١﴾

19. Ondan baş ağrısına tutulmazlar, sarhoş da olmazlar.

وَفَاكِهَةٍ مِمَّا يَتَخَيَّرُونَۙ﴿٠٢﴾

20. Seçtikleri meyvelerle.

وَلَحْمِ طَيْرٍ مِمَّا يَشْتَهُونَۜ﴿١٢﴾

21. Canlarının çektiği kuş eti ile.

وَحُورٌ ع۪ينٌۙ﴿٢٢﴾

كَاَمْثَالِ اللُّؤْلُ۬ؤِ الْمَكْنُونِۚ﴿٣٢﴾

جَزَٓاءً بِمَا كَانُوا يَعْمَلُونَ﴿٤٢﴾

22-24. Saklı inci timsali gibi, iri gözlü huriler; yaptıklarına mükafat olarak (verilir).

لَايَسْمَعُونَ ف۪يهَا لَغْوًا وَلَا تَاْث۪يمًاۙ﴿٥٢﴾

25. Orada ne boş laf, ne de günaha sokan bir söz duymazlar.