وَيَوْمَ يُعْرَضُ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا عَلَى النَّارِۜ اَلَيْسَ هٰذَا بِالْحَقِّۜ قَالُوا بَلٰى وَرَبِّنَاۜ قَالَ فَذُوقُوا الْعَذَابَ بِمَا كُنْتُمْ تَكْفُرُونَ﴿٤٣﴾

34. Kâfirler ateşe arz olundukları gün, (onlara): “Bu gerçek değil mi?” (denir). Onlar da: “Evet, Rabbimize ant (içeriz ki gerçektir)!” derler. O da: “İnkâr ettiğiniz şeyle azabı tadın!”der.

فَاصْبِرْ كَمَا صَبَرَ اُو۬لُوا الْعَزْمِ مِنَ الرُّسُلِ وَلَا تَسْتَعْجِلْ لَهُمْۜ كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَ مَا يُوعَدُونَۙ لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا سَاعَةً مِنْ نَهَارٍۜ بَلَاغٌۚ فَهَلْ يُهْلَكُ اِلَّا الْقَوْمُ الْفَاسِقُونَ﴿٥٣﴾

35. (Ey Muhammed!) Azim sahibi peygamberlerin sabrettiği gibi, sen de sabret. Onlar için acele etme. Sanki onlar, tehdit edildikleri şeyi gördükleri gün, (dünyada) gündüzden ancak bir saat kalmış gibi (olurlar). Fasıklar kavminden başkası helâk edilir mi?

{“Ülü’l-azm peygamberler Hz.Nûh, Hz.İbrâhim, Hz.Mûsâ, Hz.İsâ, Hz.Muhammed Mustafa (asm)’dır. Ayrıca Hz.İsmâil, Hz.Ya’kûb, Hz.Yûsuf ve Hz.Eyyûb (as) da ülü’l-azm peygamberler arasında sayılmaktadır. Bir başka görüşe göre de bütün peygamberler azim sâhibi, yani ülü’l-azm’dirler.” (KMM., Ahkâf Sûresi 35.âyet açıklaması, s.505)}

مِنْ سُورَةُ مُحَمَّدٍ

47. MUHAMMED SÛRESİ’NDEN

مَثَلُ الْجَنَّةِ الَّت۪ى وُعِدَ الْمُتَّقُونَۜ ف۪يهَٓا اَنْهَارٌ مِنْ مَٓاءٍ غَيْرِ اٰسِنٍۚ وَاَنْهَارٌ مِنْ لَبَنٍ لَمْ يَتَغَيَّرْ طَعْمُهُۚ وَاَنْهَارٌ مِنْ خَمْرٍ لَذَّةٍ لِلشَّارِب۪ينَۚ وَاَنْهَارٌ مِنْ عَسَلٍ مُصَفًّىۜ وَلَهُمْ ف۪يهَا مِنْ كُلِّ الثَّمَرَاتِ وَمَغْفِرَةٌ مِنْ رَبِّهِمْۜ كَمَنْ هُوَ خَالِدٌ فِى النَّارِ وَسُقُوا مَٓاءً حَم۪يمًا فَقَطَّعَ اَمْعَٓاءَهُمْ﴿٥١﴾

15. Müttâkilere vaad olunan cennetin misâli (şöyledir): Onda bozulmamış sudan ırmaklar, tadı değişmemiş sütten ırmaklar, içenler için lezzetli şaraptan ırmaklar ve süzme baldan ırmaklar vardır. Onlar için orada her türlü meyvelerden ve Rablerinden bir bağış vardır. (Bu), ateşte ebedi kalıp da kaynar su içirilen; dolayısıyla bağırsaklarını doğradığı kimse gibi midir?

{“… Elbette şu seyl-i kâinatın bir havz-ı ekberi ve bu kâinat tezgâhının işlediği mahsulâtın bir meşher-i a’zamı ve şu mezraa-i dünyanın bir mahzen-i ebedîsi olan dâr-ı saadet, şu kâinata bir derece benzeyecektir. Hem cismanî, hem ruhanî bütün esasatını muhafaza edecektir. Ve o Sâni’-i Hakîm ve o Âdil-i Rahîm; elbette cismanî âletlerin vezaifine ücret olarak ve hidematına mükâfat olarak ve ibadat-ı mahsusalarına sevab olarak, onlara layık lezâizi verecektir.” (S., Yirmi Sekizinci Söz, s.497, 498)}

فَاعْلَمْ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ وَاسْتَغْفِرْ لِذَنْبِكَ وَلِلْمُؤْمِن۪ينَ وَالْمُؤْمِنَاتِۜ وَاللّٰهُ يَعْلَمُ مُتَقَلَّبَكُمْ وَمَثْوٰيكُمْ۟﴿٩١﴾

19. Bil ki gerçek şu; Allah’tan başka İlâh yoktur. (Ey Muhammed!) Günahın için, erkek mü’minler ve kadın mü’minler için bağış dile. Allah, sizin dolaştığınız yeri de, barındığınız yeri de bilir.

{“Hem getirdiği dine herkesten ziyade itaatı ve Hâlıkına karşı herkesten ziyade ubudiyeti ve menhiyata karşı herkesten ziyade takvâsı, kat’iyyen gösterir ki: O, Sultan-ı Ezel ve Ebed’in mübelliğidir, elçisidir ve o Mabud-u Bilhakk’ın en hâlis abdidir ve Kelâm-ı Ezelî’nin tercümanıdır.”

“Şu onbeş aded esasların neticesi şudur ki: Mezkûr evsaf ile muttasıf şu Zât; bütün kuvvetiyle, bütün hayatında mükerreren ve mütemadiyen

فَاعْلَمْ اَنَّهُ لآاِلَهَ اَلَّا اللهُ

der, Vahdâniyeti ilân eder.” (M., On Dokuzuncu Mektub, On Dokuzuncu Nükteli İşaret, s.194. Ayrıca bk. Ş., İkinci Şua, s.6; MN., Katre, s.54, 62)

“Öyle de sûrenin başındaki

لِيَغْفِرَ لَكَ اللهُ ما تَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمأَ تَاَخَّرَ

cümlesiyle münasebetdardır. Surenin başı, hakikî günahlardan mağfiret değil; çünki ismet var, günah yok. Belki makam-ı nübüvvete lâyık bir mana ile Peygamber’e müjde-i mağfiret ve âhirinde Sahabelere mağfiret ile müjde etmekle o îmâya bir letâfet daha katar.” (L., Yedinci Lem’a, Yedinci Vecih, s.33)}

مِنْ سُورَةُ الْفَتْحِ

48. FETİH SÛRESİ'NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

اِنَّا فَتَحْنَا لَكَ فَتْحًا مُب۪ينًاۙ﴿١﴾

1. (Ey Muhammed!) Gerçekten sana apaçık bir fetih verdik.

{“Rumuzat-ı Semâniye-i Kur’aniye Risalelerinde, hem

اِنَّا فَتَحْنَالَكَ

hem Fatiha, hem Sûre-i Nasr, hem Sûre-i Alâk gibi çok yerlerde aynen hilafetle beraber Devlet-i İslâmiyenin hem terakki, hem galibiyet devresi olan bin ikiyüz iki (1202) tarihini gösterir. Hem nâkıs hilafetle beraber bütün müddet-i hilafet-i İslâmiye bin ikiyüz ikidir ki, tam tamına tevafukla haber verir.” (STG., Sekizinci Şua sonu, s.136)}

لِيَغْفِرَ لَكَ اللّٰهُ مَاتَقَدَّمَ مِنْ ذَنْبِكَ وَمَا تَاَخَّرَ وَيُتِمَّ نِعْمَتَهُ عَلَيْكَ وَيَهْدِيَكَ صِرَاطًا مُسْتَق۪يمًاۙ﴿٢﴾

2. Böylece Allah, senin geçmiş ve geri kalan (gelecek) günahlarını bağışlasın, sana nimetini tamamlasın ve seni doğru bir yola iletsin.