من سُورَةُ الْاَعْرَافِ

7. A’RAF SÛRESİ’NDEN

يَا بَن۪ٓى اٰدَمَ خُذُوا ز۪ينَتَكُمْ عِنْدَ كُلِّ مَسْجِدٍ وَكُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُواۚ اِنَّهُ لَا يُحِبُّ الْمُسْرِفي۪نَ۟﴿١٣﴾

31. Ey Adem oğulları, (namaz için) her mescide gidişinizde ziynetinizi alın (güzel elbiseler giyinin). Yiyin, için; israf etmeyin. Çünkü O, israf edenleri sevmez.

{“ Hâlık-ı Rahîm, nev-i beşere verdiği nîmetlerin mukabilinde şükür istiyor. İsraf ise; şükre zıttır, nîmete karşı hasâretli bir istihfafatır. İktisat ise, nîmete karşı ticaretli bir ihtiramdır. Evet, İktisat; hem bir şükr-ü mânevî, hem nîmetlerdeki RAHMET-İ İLAHİYE’ye karşı bir hürmet, hem kat’î bir surette sebeb-i bereket, hem bedene perhiz gibi bir medâr-ı sıhhat, hem mânevi dilencilik zilletinden kurtaracak bir sebeb-i izzet, hem nîmet içindeki lezzeti hissetmesine ve zâhiren lezzetsiz görünen nîmetlerdeki lezzeti tatmasına kuvvetli bir sebeptir. İsraf ise, mezkûr hikmetlere muhâlif olduğundan, vahim neticeleri var.” (L., On Dokuzuncu Lem’a, Birinci Nükte, s.139)

“Sâni-i Zülcelâl, İsm-i Hakîmin muktezâsıyle, her şeyde en hafif sûreti, en kısa yolu, en kolay tarzı, en faideli şekli ehemmiyetle takib ettiği gösteriyor ki; israf, abesiyet, faidesizlik, fıtratta yoktur. İsraf ise, İsm-i Hakîmin zıddı olduğu gibi; iktsad, onun lazımıdır ve düstur-u esâsıdır.” (L., Otuzuncu Lem’a, Üçüncü Nükte, s.316)}

قُلْ مَنْ حَرَّمَ ز۪ينَةَ اللّٰهِ الَّت۪ٓى اَخْرَجَ لِعِبَادِه۪ وَالطَّيِّبَاتِ مِنَ الرِّزْقِۜ قُلْ هِىَ لِلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا فِى الْحَيٰوةِ الدُّنْيَا خَالِصَةً يَوْمَ الْقِيٰمَةِۜ كَذٰلِكَ نُفَصِّلُ اْلاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يَعْلَمُونَ﴿٢٣﴾

32. De ki: Allah’ın, kulları için çıkardığı ziyneti ve temiz rızkları kim haram etti? De ki: Onlar kıyamette kendilerine mahsus olmak üzere, iman edenler içindir. İşte bilmeyen bir topluma âyetleri böyle açıklıyoruz (onlardan ahirette kâfirlere hisse yoktur).

قُلْ اِنَّمَا حَرَّمَ رَبِّىَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَاْلاِثْمَ وَالْبَغْىَ بِغَيْرِ الْحَقِّ وَاَنْ تُشْرِكُوا بِاللّٰهِ مَالَمْ يُنَزِّلْ بِه۪ سُلْطَانًا وَاَنْ تَقُولُوا عَلَى اللّٰهِ مَالَا تَعْلَمُونَ﴿٣٣﴾

33. De ki: “Rabbim ancak açık ve gizli çirkin şeyleri, günahı, haksız yere saldırıyı, bir kanıt indirmediği şeyleri Allah’a şirk koşmanızı ve bilmediğiniz şeyleri Allah’a demenizi haram etti.”

وَلِكُلِّ اُمَّةٍ اَجَلٌۚ فَاِذَا جَٓاءَ اَجَلُهُمْ لَايَسْتَاْخِرُونَ سَاعَةً وَلَا يَسْتَقْدِمُونَ﴿٤٣﴾

34. Her ümmet için bir süre (ecel) vardır. Süreleri geldiği zaman, ne bir saat geri kalırlar, ne de ileri giderler.

{“Madem ecel gizlidir; her vakit ölüm, başını kesmek için gelebiliyor ve genç ihtiyar farkı yoktur. Elbette, daima gözü önünde öyle büyük, dehşetli bir mesele karşısında bîçâre insan; o idam-ı ebedî, o dipsiz, nihayetsiz haps-i münferitten kurtulmak çaresini aramak ve kabir kapısını bir âlem-i bâkîye, bir saadet-i ebediyeye ve âlem-i nura açılan bir kapıya kendi hakkında çevirmek hadisesi; o insanın dünya kadar büyük bir meselesidir.”(S., On Üçüncü Söz, İkinci Makam, s.142)}

اِنَّ الَّذ۪ينَ كَذَّبُوا بِاٰيَاتِنَا وَاسْتَكْبَرُوا عَنْهَا لَا تُفَتَّحُ لَهُمْ اَبْوَابُ السَّمَٓاءِ وَلَا يَدْخُلُونَ الْجَنَّةَ حَتّٰى يَلِجَ الْجَمَلُ ف۪ى سَمِّ الْخِيَاطِۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِى الْمُجْرِم۪ينَ﴿٠٤﴾

40. Şüphesiz âyetlerimizi yalanlayanlara ve onlara karşı büyüklük taslayanlara, deve iğne deliğinden geçinceye kadar, cennet kapıları açılmaz. İşte günahkarları böyle cezalandırırız.

لَهُمْ مِنْ جَهَنَّمَ مِهَادٌ وَمِنْ فَوْقِهِمْ غَوَاشٍۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِى الظَّالِم۪ينَ﴿١٤﴾

41. Onlar için cehennem ateşinden bir döşek, üstlerinden de örtüler (yorganlar) vardır. İşte zalimleri böyle cezalandırırız.

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَا نُكَلِّفُ نَفْسًا اِلَّا وُسْعَهَاۘ اُو۬لٰٓئِكَ اَصْحَابُ الْجَنَّةِۚ هُمْ ف۪يهَا خَالِدُونَ﴿٢٤﴾

42. İman edip iyi şeyler yapanlara gelince, -ki biz hiç kimseye gücünün yetmeyeceği şeyi yüklemeyiz-, işte onlar cennet ehlidir. Onlar orada ebedî kalacaklar.

وَنَزَعْنَا مَا ف۪ى صُدُورِهِمْ مِنْ غِلٍّ تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهِمُ الْاَنْهَارُۚ وَقَالُوا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ى هَدٰينَا لِهٰذَا وَمَا كُنَّا لِنَهْتَدِىَ لَوْ لَٓا اَنْ هَدٰينَا اللّٰهُۚ لَقَدْ جَٓاءَتْ رُسُلُ رَبِّنَا بِالْحَقِّۜ وَنُودُٓوا اَنْ تِلْكُمُ الْجَنَّةُ اُو۫رِثْتُمُوهَا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ﴿٣٤﴾

43. Kalplerindeki kinden ne varsa söktük. Altlarından ırmaklar akar. “Bizi buna kavuşturan Allah’a hamdolsun. Eğer O bize hidayet etmeseydi, biz hidayete erecek değildik. Andolsun, Rabbimizin elçileri bize gerçeği getirmişlerdir.” derler. Onlara: “İşte yaptıklarınıza karşılık mirasçı kılındığınız cennet budur!” diye seslenilir.