كَلَّا بَلْ تُحِبُّونَ الْعَاجِلَةَۙ﴿٠٢﴾

وَتَذَرُونَ اْلاٰخِرَةَۜ﴿١٢﴾

20, 21. Hayır; siz bilakis çabuk geçeni (dünyayı) seviyorsunuz, ahireti bırakıyorsunuz.

وُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ نَاضِرَةٌۙ﴿٢٢﴾

اِلٰى رَبِّهَا نَاظِرَةٌۚ﴿٣٢﴾

22, 23. O gün bazı yüzler parlaktır. (Onlar), Rabbine bakmaktadır.

{“İman ve muhabbetullahın neticesi: Ehl-i Keşif ve tahkikin ittifakıyla; dünyanın bin sene hayat-ı mes’udanesi, bir saatine değmeyen Cennet hayatı ve Cennet hayatının dahi bin senesi, bir saat müşahedesine değmeyen bir kudsî, münezzeh cemal ve kemal sahibi olan Zât-ı Zülcelal’in müşahedesi, rü’yetidir ki; (Haşiye) Hadîs-i Kat’î ile ve Kur’anın nassiyle sabittir.”

“Haşiye: Hadîsin nassıyla ‘O şuhud, bütün lezaiz-i Cennet’in o derece fevkindedir ki, onları unutturur. Ve şuhuddan sonra ehl-i şuhudun hüsn-ü cemali o derece fazlalaşır ki; döndükleri vakit, saraylarındaki aileleri çok dikkat ile zor ile onları tanıyabilirler.’ hadîste vârid olmuştur.” (S., Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf, Dokuzuncu İşaret, s.650)}

وَوُجُوهٌ يَوْمَئِذٍ بَاسِرَةٌۙ﴿٤٢﴾

تَظُنُّ اَنْ يُفْعَلَ بِهَا فَاقِرَةٌۜ﴿٥٢﴾

24, 25. O gün bazı yüzler de buruşuktur; belinin kırılacağını iyice bilir.

كَلَّٓا اِذَا بَلَغَتِ التَّرَاقِيَۙ﴿٦٢﴾

وَق۪يلَ مَنْ۔ رَاقٍۙ﴿٧٢﴾

وَظَنَّ اَنَّهُ الْفِرَاقُۙ﴿٨٢﴾

وَالْتَفَّتِ السَّاقُ بِالسَّاقِۙ﴿٩٢﴾

اِلٰى رَبِّكَ يَوْمَئِذٍ ۨالْمَسَاقُۜ ۟﴿٠٣﴾

26-30. Hayır! (Can) köprücük kemiklerine geldiği zaman, “Tedavi edecek kim?” denildiği, onun ayrılık olduğunu iyice bildiği, bacak bacağa dolaştığı zaman; o gün sevk yalnız Rabb’inedir.

فَلَا صَدَّقَ وَلَا صَلّٰىۙ﴿١٣﴾

وَلٰكِنْ كَذَّبَ وَتَوَلّٰىۙ﴿٢٣﴾

ثُمَّ ذَهَبَ اِلٰٓى اَهْلِه۪ يَتَمَطّٰىۜ﴿٣٣﴾

31-33. (O münkir) sadaka vermedi, namaz kılmadı. Fakat yalanladı ve yüz çevirdi. Sonra gerinerek ailesine gitti.

اَوْلٰى لَكَ فَاَوْلٰىۙ﴿٤٣﴾

34. Sana yaklaştı, daha yaklaştı.

ثُمَّ اَوْلٰى لَكَ فَاَوْلٰىۜ﴿٥٣﴾

35. Sonra sana yaklaştı, daha yaklaştı.

اَيَحْسَبُ اْلاِنْسَانُ اَنْ يُتْرَكَ سُدًىۜ﴿٦٣﴾

36. İnsan başı boş bırakılacağını mı zanneder?

اَلَمْ يَكُ نُطْفَةً مِنْ مَنِىٍّ يُمْنٰىۙ﴿٧٣﴾

ثُمَّ كَانَ عَلَقَةً فَخَلَقَ فَسَوّٰىۙ﴿٨٣﴾

فَجَعَلَ مِنْهُ الزَّوْجَيْنِ الذَّكَرَ وَاْلاُنْثٰىۜ﴿٩٣﴾

37-39. O, (rahme) dökülen bir meni değil miydi? Sonra kan pıhtısı oldu; derken (Allah) onu yaratıp düzeltti. Ondan erkek ve dişi iki çifti yarattı.

{(bk. Hac sûresi 5. âyet açıklaması ve Nuh sûresi 14. âyet açıklaması, s.49 ve 128)}

اَلَيْسَ ذٰلِكَ بِقَادِرٍ عَلٰٓى اَنْ يُحْيِىَ الْمَوْتٰى﴿٠٤﴾

40. Bu, ölüleri diriltmeğe kadir değil mi?

سُورَةُ اْلاِنْسَانِ

76. İNSAN SÛRESİ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

هَلْ اَتٰى عَلَى اْلاِنْسَانِ ح۪ينٌ مِنَ الدَّهْرِ لَمْ يَكُنْ شَيْئًا مَذْكُورًا﴿١﴾

Gerçekten insanın üzerine, uzun devirden bir zaman geçti ki anılır bir şey değildi.

اِنَّا خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ مِنْ نُطْفَةٍ اَمْشَاجٍۗ نَبْتَل۪يهِ فَجَعَلْنَاهُ سَم۪يعًا بَص۪يرًا﴿٢﴾

Gerçekten biz, insanı, karışık meniden yarattık. Onu deniyoruz. Onu işiten ve gören kıldık.

{(bk. Hac sûresi 5. âyet açıklaması ve Nuh sûresi 14. âyet açıklaması, s.49 ve 128)}

اِنَّا هَدَيْنَاهُ السَّب۪يلَ اِمَّا شَاكِرًا وَاِمَّا كَفُورًا﴿٣﴾

Gerçekten biz, ona yolu gösterdik; ya şükredendir yahut nankördür.

اِنَّٓا اَعْتَدْنَا لِلْكَافِر۪ينَ سَلَاسِلاَ۬ وَاَغْلَالاً وَسَع۪يرًا﴿٤﴾

Gerçekten biz, kafirler için zincirler, bukağılar ve çılgın ateş hazırladık.

اِنَّ الْاَبْرَارَ يَشْرَبُونَ مِنْ كَاْسٍ كَانَ مِزَاجُهَا كَافُورًاۚ﴿٥﴾

Şüphesiz iyiler, katkısı kâfur dolu bir bardaktan içerler.

عَيْنًا يَشْرَبُ بِهَا عِبَادُ اللّٰهِ يُفَجِّرُونَهَا تَفْج۪يرًا﴿٦﴾

O bir pınardır ki, onu Allah’ın kulları içerler; onu (istedikleri yere) fışkırtarak akıtırlar.