مِنْ سُورَةُ النَّجْمِ

53. NECM SÛRESİ’NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

وَالنَّجْمِ اِذَا هَوٰىۙ﴿١﴾

مَا ضَلَّ صَاحِبُكُمْ وَمَا غَوٰىۚ﴿٢﴾

وَمَا يَنْطِقُ عَنِ الْهَوٰىۜ﴿٣﴾

اِنْ هُوَ اِلَّا وَحْىٌ يُوحٰىۙ﴿٤﴾

1-4. Andolsun, yıldıza ki, arkadaşınız (Muhammed) sapmadı, azmadı da. O, keyfinden de konuşmaz. O, (O’nun konuşması) ancak (kendisine) vahyolunan bir vahiydir.

{“Evet kâinat Hâlikından başka kim var ki, bu derece kâinat ve Hâlık-ı Kâinat’la ciddî alâkadar bir muhabereyi yapabilsin? Hadsiz derece haddinden çıkıp Hâlık-ı Zülcelal’i kendi keyfiyle söyleştirsin, kâinatı doğru olarak konuştursun. Evet, Kur’anda kâinat Sâni’inin pek ciddî ve hakikî ve ulvî ve hak olarak konuşması ve konuşturması görünüyor. Taklidi îma edecek hiçbir emare bulunmuyor.O söyler ve söylettirir. Farz-ı muhal olarak Müseylime gibi hadsiz derece haddinden çıkıp taklidkârane o izzet ve ceberut sahibi olan Hâlık-ı Zülcelalini kendi fikriyle konuşturup ve kâinatı onunla konuştursa, elbette binler taklid emareleri ve binler sahtekârlık alâmetleri bulunacaktır. Çünki en pest bir halinde en yüksek tavrı takınanların her haleti taklidciliğini gösterir.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, İkinci Şua, Beşinci Lem’a, s.403. M., Yirmi Dokuzuncu Mektub, Birinci Kısım, İkinci Nükte, s.389)

“Kur’anın insan âleminde yaptığı büyük inkılab ve tebeddül; ve şark ve garbı içine alan tesis ettiği din, diyanet; ve zamanın geçmesiyle gençlik ve şebabiyetini ve tekerrür ettikçe halâvetini muhafaza etmesi gibi hârika halleri,

إِنْ هُوَ إِلَّا وَحْيٌ يُوحَى

âyetini okuyup ilân ediyorlar.” (İİ., İ’caz-ı Kur’an, İkinci Tarîk, s.122)

“Vahiy iki kısımdır: Biri: ‘Vahy-i sarihî’ dir ki, Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm onda sırf bir tercümandır, mübelliğdir, müdahalesi yoktur. Kur’an ve bazı ehadîs-i kudsiye gibi… İkinci Kısım: ‘Vahy-i zımnî’ dir. Şu kısmın mücmel ve hülâsası, vahye ve ilhama istinad eder; fakat tafsilâtı ve tasviratı, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâma aittir. O vahiden gelen mücmel hadiseyi tafsil ve tasvirde Zat-ı Ahmediyye Aleyhissalatu Vesselam, bazen yine ilhama, ya vahye istinad edip beyan eder, veyahut kendi ferasetiyle beyan eder. ” (M., On Dokuzuncu Mektub, Dördüncü Nükteli İşaret, İkinci esas, s.93. Ayrıca bk. S., On Dokuzuncu Söz, Dokuzuncu Reşha, Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şule, Onuncu Nükte-i Belâgat ve Otuz Birinci Söz, s.238, 429 ve 559; MN., Reşhalar, Dokuzuncu Reşha, s.27; NİK., On Dördüncü Ders, s.129)}


عَلَّمَهُ شَد۪يدُ الْقُوٰىۙ﴿٥﴾

ذُو مِرَّةٍۜ فَاسْتَوٰىۙ﴿٦﴾

وَهُوَ بِاْلاُفُقِ الْاَعْلٰىۜ﴿٧﴾

5-7. Ona çetin güçleri (kuvvetleri) olan (Cebrail) öğretti. Aklı selim sahibi (bir melek), dikeldi (asıl şekliyle göründü). (İşte o zaman) O, en yüksek ufukta idi.

ثُمَّ دَنَا فَتَدَلّٰىۙ﴿٨﴾

فَكَانَ قَابَ قَوْسَيْنِ اَوْ اَدْنٰىۚ﴿٩﴾

فَاَوْحٰٓى اِلٰى عَبْدِه۪ مَٓا اَوْحٰىۜ﴿٠١﴾

مَا كَذَبَ الْفُؤَادُ مَا رَاٰى﴿١١﴾

8-11. Sonra yaklaşıp sarktı. İki yay kadar, yahut daha yakın oldu. (Allah) kuluna vahyettiğini vahyetti. Gönül, (gözleriyle) gördüğünü yalanlamadı.

اَفَتُمَارُونَهُ عَلٰى مَا يَرٰى﴿٢١﴾

12. Gördüğü şey üzerinde O’nunla mücadele mi ediyorsunuz?

وَلَقَدْ رَاٰهُ نَزْلَةً اُخْرٰىۙ﴿٣١﴾

عِنْدَ سِدْرَةِ الْمُنْتَهٰى﴿٤١﴾

13, 14. Andolsun, gerçekten O’nu Sidretü’l-Münteha’nın yanında diğer (önceden) bir defa daha gördü.

{“Madem Cennet’e cisim ruh ile beraber gider. Elbette Cennet-ül Me’va gövdesi olan Sidret-ül Münteha’ya uruc eden Zât-ı Ahmediye (A.S.M.) ile cesed-i mübarekini refakat ettirmesi, ayn-ı hikmettir.”

“O küllî kanunlar, o küllî tecelliler ve o muhit esmaların mazharları da bir derece basit ve safi ve herbiri bir âlemin arşı ve sakfı ve bir âlemin merkez-i tasarrufu hükmünde olan semavattır ki; o âlemlerin birisi de Sidret-ül Münteha’daki Cennet-ül Me’vâdır. Yerdeki tesbihat ve tahmidat, o Cennet’in meyveleri suretinde (Muhbir-i Sadık’ın ihbarıyla) temessül ettiği sabittir. İşte bu üç nokta gösteriyorlar ki: Yerde olan netaic ve semeratın mahzenleri oralardadır ve mahsulatı o tarafa gider.” (S., Otuz Birinci Söz, İkinci ve Üçüncü Esas, s.570 ve 580)}


عِنْدَهَا جَنَّةُ الْمَاْوٰىۜ﴿٥١﴾

اِذْ يَغْشَى السِّدْرَةَ مَا يَغْشٰىۙ﴿٦١﴾

مَا زَاغَ الْبَصَرُ وَمَا طَغٰى﴿٧١﴾

15-17. Onun yanında Me’va cenneti vardır. O zaman Sidre’yi bürüyen bürüyordu. Göz (Mi’raçta Muhammed’in gözü) kaymadı da, (sınırı) aşmadı da.

لَقَدْ رَاٰى مِنْ اٰيَاتِ رَبِّهِ الْكُبْرٰى﴿٨١﴾

18. Andolsun, gerçekten O, Rabbinin en büyük delillerinden (bir kısmını) gördü.

{“Bütün evliyânın sultanı olan Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm; değil yalnız kalbi ve ruhu ile, belki hem cismiyle, hem havassıyla, hem letaifiyle, kırk seneye mukabil kırk dakikada, velayetinin keramet-i kübrası olan Mi’racı ile bir cadde-i kübra açarak, hakaik-i imaniyenin en yüksek mertebelerine gitmiş, Mi’rac merdiveniyle Arş’a çıkmış, ‘Kab-ı Kavseyn’ makamında, hakaik-i imaniyenin en büyüğü olan İman-ı Billah ve İman-ı Bil’âhireti aynelyakîn gözüyle müşahede etmiş, Cennet’e girmiş, Saâdet-i Ebediyyeyi görmüş. O Mi’racın kapısiyle açtığı cadde-i kübrayı açık bırakmış, bütün evliya-yı ümmeti seyr-ü sülük ile, derecelerine göre, ruhani ve kalbi bir tarzda o Mi’racın gölgesi içinde gidiyorlar.” (M., Yirmi Dördüncü Mektub, İkinci Zeyli, Dördüncü Nükte, s.306. Ayrıca bk. S., Otuz Birinci Söz, s.559)}

وَلِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِۙ لِيَجْزِىَ الَّذ۪ينَ اَسَٓاؤُ۫ا بِمَا عَمِلُوا وَيَجْزِىَ الَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا بِالْحُسْنٰىۚ﴿١٣﴾

31. Göklerde ve yerde olan her şey, Allah’ındır. (Bu da) kötülük edenleri yaptıkları ile cezalandırması ve iyilik edenleri de en güzelle mükafatlandırması içindir.

اَلَّذ۪ينَ يَجْتَنِبُونَ كَبَٓائِرَ اْلاِثْمِ وَالْفَوَاحِشَ اِلَّا اللَّمَمَۜ اِنَّ رَبَّكَ وَاسِعُ الْمَغْفِرَةِۜ هُوَ اَعْلَمُ بِكُمْ اِذْ اَنْشَاَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ وَاِذْ اَنْتُمْ اَجِنَّةٌ ف۪ى بُطُونِ اُمَّهَاتِكُمْۚ فَلَا تُزَكُّٓوا اَنْفُسَكُمْۜ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنِ اتَّقٰى۟﴿٢٣﴾

32. (İyilik edenler) o kimselerdir ki, küçük günahlar müstesna, büyük günahlardan ve çirkin (fahiş) şeylerden kaçınırlar. Şüphesiz Rabbinin bağışlaması geniştir. O; sizi yerden (topraktan) meydana getirdiği zaman da analarınızın karınlarında döller (cenin) iken de sizi çok iyi bilendir. Öyle ise kendinizi temize çıkarmayın. O, (kötülükten sakınanı) sakınanı pekiyi bilendir.

{“İnsan yaratılışında kendi nefsine muhib olarak yaratılmıştır. Hattâ bizzât nefsi kadar bir şeye sevgisi yoktur. Kendisini, ancak Mabuda lâyık senalar ile medhediyor. Nefsini bütün ayıblardan, kusurlardan tenzih etmekle, -haklı olsun haksız olsun- kemal-i şiddetle müdafaa ediyor. Hattâ Cenab-ı Hakk’ı hamd ü sena için kendisinde yaratılan cihazatı, kendi nefsine hamd ü sena için sarfediyor ve

مَنِ اتَّخَذَ إلَهَهُ هَوَيهُ

deki

مِنْ

şümulüne dâhil oluyor. Bu mertebede nefsin tezkiyesi, ancak adem-i tezkiyesiyle olur.” (MN., Onuncu Risale, Birinci Hatve, s.207. Ayrıca bk. S., Yirmi Altıncı Söz Zeyli, Birinci Hatve, s.477)}


اَفَرَاَيْتَ الَّذ۪ى تَوَلّٰىۙ﴿٣٣﴾

وَاَعْطٰى قَل۪يلاً وَاَكْدٰى﴿٤٣﴾

اَعِنْدَهُ عِلْمُ الْغَيْبِ فَهُوَ يَرٰى﴿٥٣﴾

33-35. (İmandan) yüz çeviren kimseyi, az verip elini sıkı tutanı gördün mü? Gaybın ilmi onun yanında mı?