فَلَٓا اُقْسِمُ بِمَا تُبْصِرُونَۙ﴿٨٣﴾

وَمَا لَا تُبْصِرُونَۙ﴿٩٣﴾

اِنَّهُ لَقَوْلُ رَسُولٍ كَر۪يمٍۚ﴿٠٤﴾

38-40. Hayır; gördüklerinize ve görmediklerinize yemin ederim ki, gerçekten o (Kur’an-ı Kerim) saygı değer bir elçinin sözüdür.

وَمَا هُوَ بِقَوْلِ شَاعِرٍۜ قَل۪يلاً مَا تُؤْمِنُونَۙ﴿١٤﴾

وَلَا بِقَوْلِ كَاهِنٍۜ قَل۪يلاً مَا تَذَكَّرُونَۜ﴿٢٤﴾

تَنْز۪يلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴿٣٤﴾

41-43. O bir şair sözü değildir. Ne de az iman ediyorsunuz! Bir kahin sözü de değildir. Ne de az düşünüyorsunuz! (O) Âlemlerin Rabbinden indirilmedir.

{“Kur’an, bütün âlemlerin Rabbi îtibariyle Allah’ın kelâmıdır. Hem bütün mevcudatın İlahı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır. Hem bütün Semavat ve Arzın Hâlıkı namına bir hitabdır. Hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir.”

“Kur’an, asırları muhtelif bütün enbîyânın kütüblerini ve meşrebleri muhtelif bütün evliyanın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyanın eserlerini icmalen tazammun eden ve cihat-ı sittesi parlak ve evham u şübehatın zulümatından musaffa ve nokta-i istinadı, bilyakîn vahy-i semavî ve kelâm-ı ezelî.. ve hedefi ve gayesi, bilmüşahede saadet-i ebediye.. içi, bilbedahe hâlis hidayet.. üstü, bizzarure envâr-ı iman.. altı, biilmelyakîn delil ve bürhan.. sağı, bittecrübe teslim-i kalb ve vicdan.. solu, biaynelyakîn teshir-i akıl ve iz’an.. Meyvesi, bihakkalyakîn rahmet-i Rahman ve dâr-ı cinan.. Makamı ve revacı, bilhads-is sadık makbul-ü melek ve ins ü can bir Kitâb-ı Semâvî’dir.” (S., Yirmi Beşinci Söz, İkinci Cüz ve Tetimme-i Târif ve Üçüncü Cüz, s.367)}


وَلَوْ تَقَوَّلَ عَلَيْنَا بَعْضَ الْاَقَاو۪يلِۙ﴿٤٤﴾

لَاَخَذْنَا مِنْهُ بِالْيَم۪ينِۙ﴿٥٤﴾

ثُمَّ لَقَطَعْنَا مِنْهُ الْوَت۪ينَۘ﴿٦٤﴾

فَمَا مِنْكُمْ مِنْ اَحَدٍ عَنْهُ حَاجِز۪ينَ﴿٧٤﴾

44-47. Eğer bize karşı bazı sözler söylese idi, mutlaka ondan sağını (sağ elini) alırdık. Sonra elbette onun kalp damarını keserdik. İçinizden bir kimse de ona mani olamazdı.

وَاِنَّهُ لَتَذْكِرَةٌ لِلْمُتَّق۪ينَ﴿٨٤﴾

48. Gerçekten o (Kur’an-ı Kerim), müttakiler için elbette bir öğüttür.

وَاِنَّا لَنَعْلَمُ اَنَّ مِنْكُمْ مُكَذِّب۪ينَ﴿٩٤﴾

49. Gerçekten biz, şüphesiz sizden yalanlayanlar olduğunu biliyoruz.

وَاِنَّهُ لَحَسْرَةٌ عَلَى الْكَافِر۪ينَ﴿٠٥﴾

50. Gerçekten o, elbette kafirler için bir hasrettir.

وَاِنَّهُ لَحَقُّ الْيَق۪ينِ﴿١٥﴾

51. Kuşkusuz o, elbette kesin bilginin gerçeğidir.

فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ﴿٢٥﴾

52. Öyleyse, büyük Rabbinin adını tesbih (ve tenzih) et.

مِنْ سُورَةُ الْمَعَارِجِ

70. MEARİC SÛRESİ’NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

سَاَلَ سَٓائِلٌ بِعَذَابٍ وَاقِعٍۙ﴿١﴾

لِلْكَافِر۪ينَ لَيْسَ لَهُ دَافِعٌۙ﴿٢﴾

مِنَ اللّٰهِ ذِى الْمَعَارِجِۜ﴿٣﴾

1-3. Bir soran, merdivenlerin sahibi Allah’tan inecek azabı sordu. Kafirler için onu önleyici yoktur.

تَعْرُجُ الْمَلٰٓئِكَةُ وَالرُّوحُ اِلَيْهِ ف۪ى يَوْمٍ كَانَ مِقْدَارُهُ خَمْس۪ينَ اَلْفَ سَنَةٍۚ﴿٤﴾

Melekler O’na, süresi elli bin sene olan bir günde çıkarlar.

{“Malûmdur ki, küre-i arz’ın mihveri üstündeki hareketiyle gece-gündüzler ve medar-ı senevîsi üstündeki hareketiyle seneler hasıl oluyor. Güneşle beraber her bir seyyarenin belki sevabitin ve Şems-üş Şümus’un dahi her birinin mihveri üstünde eyyam-ı mahsusalarını gösteren bir hareketi ve medarı üzerinde deveranı dahi, bir nevi seneleri gösteriyor.(…) Evet, kış günlerinde ve şimal taraflarında, gurub ve tulû’ mabeyninde dört saat günden ve bu yerlerde kışta sekiz-dokuz saatten ibaret eyyamlardan tut, tâ Güneş’in mihveri üstünde bir aya yakın yevminden, hattâ Kozmoğrafya’nın rivayetine göre tâ “Rabb-üş Şi’ra” tabiriyle Kur’an’da namı ilân edilen ve şemsimizden büyük “Şi’ra” namında diğer bir şemsin belki bin seneden ibaret olan gününden, tâ Şems-üş Şümus’un mihveri üstündeki ellibin seneden ibaret bir tek yevmine kadar eyyam-ı Rabbaniye vardır.” (BL., Said Nursi’nin bir fıkrasıdır, İkinci Esas, s.325. Ayrıca bk. S., On Altıncı Söz, Üçüncü Şua, s.197, 198)}

فَاصْبِرْ صَبْرًا جَم۪يلاً﴿٥﴾

Öyleyse güzel bir sabırla sabret.

اِنَّهُمْ يَرَوْنَهُ بَع۪يدًاۙ﴿٦﴾

وَنَرٰيهُ قَر۪يبًاۜ﴿٧﴾

6, 7. Gerçekten onlar; onu (o azabı) uzak görüyorlar. Bizse onu yakın görüyoruz.

يَوْمَ تَكُونُ السَّمَٓاءُ كَالْمُهْلِۙ﴿٨﴾

وَتَكُونُ الْجِبَالُ كَالْعِهْنِۙ﴿٩﴾

وَلَا يَسْئَلُ حَم۪يمٌ حَم۪يمًاۚ﴿٠١﴾

8-10. O günde ki, gök erimiş maden gibi olur. Dağlar boyalı (atılmış) yün gibi olur. Dost dostu(n halini) sormaz.

اِنَّ اْلاِنْسَانَ خُلِقَ هَلُوعًاۙ﴿٩١﴾

19. Şüphesiz insan hırslı yaratıldı:

اِذَا مَسَّهُ الشَّرُّ جَزُوعًاۙ﴿٠٢﴾

20. Kendisine, şer dokunduğu zaman feryat eden,

وَاِذَا مَسَّهُ الْخَيْرُ مَنُوعًاۙ﴿١٢﴾

21. Kendisine, hayır dokunduğu zaman (ise) çok cimri (kesilir).

اِلَّا الْمُصَلّ۪ينَۙ﴿٢٢﴾

22. Ancak namaz kılanlar müstesna.

اَلَّذ۪ينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ دَٓائِمُونَ۬﴿٣٢﴾

23. Onlar ki namazlarına devam ederler.

{“Bir zaman sinen, cismen, rütbeten büyük bir adam bana dedi: ‘Namaz iyidir. Fakat hergün hergün beşer defa kılmak çoktur. Bitmediğinden usanç veriyor.’ O zâtın o sözünden hayli zaman geçtikten sonra, nefsimi dinledim. İşittim ki, aynı sözleri söylüyor ve ona baktım gördüm ki; tenbellik kulağıyla, şeytandan aynı dersi alıyor. O vakit anladım: Ozat, o sözü, bütün nüfus-u emarenin namına söylemiş gibidir veya söylettirilmiştir...”

“Ey bedbaht nefsim! Acaba ömrün ebedî midir! Hiç kat’î senedin var mı ki, gelecek seneye belki yarına kadar kalacaksın? Sana usanç veren, tevehhüm-ü ebediyettir. Keyf için, ebedî dünyada kalacak gibi nazlanıyorsun. Eğer anlasa idin ki, ömrün azdır hem faidesiz gidiyor. Elbette onun yirmi dörtten birisini, hakikî bir hayat-ı ebediyenin saadetine medar olacak bir güzel ve hoş ve rahat ve rahmet bir hizmete sarfetmek; usanmak şöyle dursun, belki ciddî bir iştiyak ve hoş bir zevki tahrike sebep olur..” (S., Yirmi Birinci Söz, Birinci Makam, s.269. Ayrıca bk. Hac sûresi 9.âyet açıklaması, s.49)}