وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ﴿٨٤﴾

48. (Onlar), “Eğer doğru söylüyorsanız bu tehdit ne zaman (gerçekleşecek?)” derler.

مَا يَنْظُرُونَ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً تَاْخُذُهُمْ وَهُمْ يَخِصِّمُونَ﴿٩٤﴾

49. Onlar sadece çekişip dururlarken, kendilerini yakalayacak olan tek bir haykırmayı (sayhayı) bekliyorlar.

فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ تَوْصِيَةً وَلَٓا اِلٰٓى اَهْلِهِمْ يَرْجِعُونَ۟﴿٠٥﴾

50. O zaman, ne bir tavsiyeye güçleri yeter, ne de ailelerine dönebilirler.

وَنُفِخَ فِى الصُّورِ فَاِذَا هُمْ مِنَ الْاَجْدَاثِ اِلٰى رَبِّهِمْ يَنْسِلُونَ﴿١٥﴾

51. Sura üfürüldü; birden onlar kabirlerden (kalkmışlar) Rablerine koşuyorlar!

قَالُوا يَا وَيْلَنَا مَنْ بَعَثَنَا مِنْ مَرْقَدِنَ۔اۢ هٰذَا مَا وَعَدَ الرَّحْمٰنُ وَصَدَقَ الْمُرْسَلُونَ﴿٢٥﴾

52. (İşte o zaman) “Eyvah bize, bizi uyuduğumuz yerden kim kaldırdı? Bu, Rahman’ın va’dettiği ve peygamberlerin doğru söylediği şeydir!” derler.

اِنْ كَانَتْ اِلَّا صَيْحَةً وَاحِدَةً فَاِذَاهُمْ جَم۪يعٌ لَدَيْنَا مُحْضَرُونَ﴿٣٥﴾

53. O (bu olay) sadece tek bir haykırma (sayha) idi; birden hepsi katımızda hazır edilmişlerdir.

{“Ecsadın def’aten inşasının misâli ise: Bahar mevsiminde, birkaç gün zarfında nev’-i beşerin umumundan bin derece ziyade olan umum ağaçların bütün yapraklarıyla beraber evvelki baharın aynı gibi birden mükemmel bir surette inşaları ve yine umum ağaçların umum çiçekleri ve meyveleri ve yaprakları, geçmiş baharın mahsulâtı gibi, berk gibi bir sür’atle icadları; hem o baharın mebde’leri olan hadsiz tohumcukların, çekirdeklerin, köklerin, birden beraber intibahları ve inkişafları ve ihyaları; hem kemiklerden ibaret olarak ayakta duran emvat gibi bütün ağaçların cenazeleri bir emir ile def’aten

بَعْثُ بَعْدَ اَلْمَوتِ

sırrına mazhariyetleri ve neşirleri; hem küçücük hayvan taifelerinin hadsiz efradlarının gayet derecede san’atlı bir surette ihyaları; hem bilhâssa sinekler kabîlelerinin haşirleri ve ..; elbette kıyamette ecsad-ı insaniyenin inşasına bir misal değil belki binler misâldirler.” (Ş., İkinci Şua, Hatime, s.37. Ayrıca bk. S., On Üçüncü Söz, Birinci Makam, s.139; M., Yirminci Mektub, İkinci Makam, Onuncu Kelime, s.251; Ş., Yedinci Şua, İkinci Bab, İkinci Menzil, s.161)}


فَالْيَوْمَ لَا تُظْلَمُ نَفْسٌ شَيْئًا وَلَا تُجْزَوْنَ اِلَّا مَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ﴿٤٥﴾

54. Bugün, hiçbir kimseye, hiçbir şeyle haksızlık edilmez. Siz de ancak yaptığınız şeyle karşılık görürsünüz.

اَوَ لَمْ يَرَوْا اَنَّا خَلَقْنَا لَهُمْ مِمَّا عَمِلَتْ اَيْد۪ينَٓا اَنْعَامًا فَهُمْ لَهَا مَالِكُونَ﴿١٧﴾

71. Onlar görmediler mi ki, gerçekten biz onlar için ellerimizin yaptığından hayvanlar yarattık; onlar da bunlara sahip oldular.

وَذَلَّلْنَاهَا لَهُمْ فَمِنْهَا رَكُوبُهُمْ وَمِنْهَا يَاْكُلُونَ﴿٢٧﴾

72. Onları kendilerine boyun eğdirdik. Onlardan bazılarına binerler ve bazılarını da yerler.

{“Mâdem ruy-i zemin, bir sofra-i Rahman’dır. İnsanın şerefine kurulmuştur. Öyle ise, o sofradan istifade eden sair hayvânat ve tuyûrun çoğu insana müsahhar ve hizmetkâr olabilir. Nasılki en küçüklerinden bal arısı ve ipek böceğini istihdam edip ilham-ı İlâhî ile azîm bir istifade yolunu açarak ve güvercinleri bazı işlerde istihdam ederek ve papağan misillü kuşları konuşturarak, medeniyet-i beşeriyenin mehasinine güzel şeyleri ilâve etmiştir. Öyle de, başka kuş ve hayvanların istidad dili bilinirse, çok taifeleri var ki; karındaşları hayvanat-ı ehliye gibi, birer mühim işde istihdam edilebilirler.” (S., Yirminci Söz, İkinci Makam, s.260)

“Sonra görüyoruz ki: Zîhayat âlemlerini bir daire suretinde icad edip, insanı nokta-i merkeziyede bırakıyor. Âdeta zîhayatlardan maksud olan gayeler onda temerküz ediyor; bütün zîhayatı onun etrafına toplayıp, ona hizmetkâr ve müsahhar ediyor, onu onlara hâkim ediyor. Demek Hâlık-ı Zülcelal, zîhayatlar içinde insanı intihab ediyor, âlemde onu irade ve ihtiyar ediyor.” (M., Yirmi Sekizinci Mektub, Beşinci Mes’ele -Şükür Risalesi-, s.364. Ayrıca bk. S., Birinci Söz ve Yirminci Söz, İkinci Makam, s.7 ve 260)}


وَلَهُمْ ف۪يهَا مَنَافِعُ وَمَشَارِبُۜ اَفَلَا يَشْكُرُونَ﴿٣٧﴾

73. Kendileri için onlarda, birçok menfaatler ve içecekler vardır. Hâlâ şükretmiyorlar mı?

وَاتَّخَذُوا مِنْ دُونِ اللّٰهِ اٰلِهَةً لَعَلَّهُمْ يُنْصَرُونَۜ﴿٤٧﴾

74. (Müşrikler) Allah’tan başka tanrılar edindiler; belki yardım edilirler (diye).

لَا يَسْتَط۪يعُونَ نَصْرَهُمْۙ وَهُمْ لَهُمْ جُنْدٌ مُحْضَرُونَ﴿٥٧﴾

75. (O mabut edindikleri putlar) Kendilerine yardıma güç yetiremezler. Oysa onlar, bu mabutlar için hazırlanmış (hazırolda duran) askerledir.

فَلَا يَحْزُنْكَ قَوْلُهُمْۢ اِنَّا نَعْلَمُ مَايُسِرُّونَ وَمَا يُعْلِنُونَ﴿٦٧﴾

76. (Yâ Muhammed!) Onların dediği seni üzmesin. Şüphesiz biz, onların gizlediklerini de açıkladıklarını da biliriz.

اَوَ لَمْ يَرَ اْلاِنْسَانُ اَنَّا خَلَقْنَاهُ مِنْ نُطْفَةٍ فَاِذَا هُوَ خَص۪يمٌ مُب۪ينٌ﴿٧٧﴾

77. İnsan görmedi mi ki, gerçekten biz onu meniden yarattık; birden o, açıkça isyan ediyor.

{“Kur’an kâh oluyor ki, Cenab-ı Hakk’ın âhirette hârika ef’allerini kalbe kabul ettirmek için ihzâriye hükmünde ve zihni tasdika müheyya etmek için bir i’dâdiye suretinde dünyadaki acâib ef’alini zikreder, veyahut istikbâlî ve uhrevî olan ef’al-i acibe-i İlahiyeyi öyle bir surette zikreder ki, meşhudumuz olan çok nazireleriyle onlara kanaatımız gelir. … Evvelâ neş’e-i ûlâyı nazara verir, der ki: ‘Nutfeden alakaya, alakadan mudgaya, mudgadan tâ hilkat-ı insaniyeye kadar olan neş’etinizi görüyorsunuz. Nasıl oluyor ki, neş’e-i uhrayı inkâr ediyorsunuz. O, onun misli, belki daha ehvendir.’.” (S., Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şule, Sekizinci Meziyet-i Cezâlet, s.424)}