اَلَّذ۪ينَ صَبَرُوا وَعَلٰى رَبِّهِمْ يَتَوَكَّلُونَ﴿٩٥﴾

59. Onlar ki sabrettiler ve yalnız Rablerine tevekkül ederler.

{“İşte ey sabırsız nefsim! Sen, üç sabır ile mükellefsin.

Birisi: Tâat üstünde sabırdır.

Birisi: Ma’siyetten sabırdır.

Diğeri: Musibete karşı sabırdır. Aklın varsa, şu Üçüncü İkazdaki temsilde görünen hakikati rehber tut, merdâne ‘Yâ Sabûr’ de, üç sabrı omuzuna al. Cenâb-ı Hakkın sana verdiği sabır kuvvetini eğer yanlış yolda dağıtmazsan, her meşakkate ve her musibete kâfi gelebilir; ve o kuvvetle dayan…” (S., Yirmi Birinci Söz, Birinci Makam, Üçüncü İkaz, s.271)}

وَكَاَيِّنْ مِنْ دَٓابَّةٍ لَاتَحْمِلُ رِزْقَهَاۗ اَللّٰهُ يَرْزُقُهَا وَاِيَّاكُمْۘ وَهُوَ السَّم۪يعُ الْعَل۪يمُ﴿٠٦﴾

60. Nice canlı vardır ki, rızkını taşımaz; onlara da size de Allah rızk veriyor. O, hakkıyle işiten, her şeyi bilendir.

{

وَكَاَيِّنْ مِنْ دَابَّتٍ لَا تَحْمِلُ رِزْقَهَا اللهُ يَرْزُقُهَاواِيَّا كُمْ وَهُوَاَلسَّمِيعُ الْعَلِيمُ

âyeti de, rızkı tedarik edemeyen, âciz ve iktidarsız olan zayıf biçarelerin rızıklarını umulmadık yerden, belki gaybdan, belki hiçten, meselâ, denizin dibindeki böceklere hiçten ve bütün yavrulara umulmadık yerlerden ve bütün hayvanlara her baharda âdetâ sırf gaybdan infaklarını bilfiil tekeffül ederek bilmüşahede vermekle; esbabperest insanlara dahi, esbab perdesi altında yine o veriyor diye ispat ve ilân ettiği gibi; pek çok âyât-ı Kur'âniye ve hadsiz şevâhid-i kevniye, bil'ittifak her bir zîhayatın birtek Rezzâk-ı Zülcelâlin rahîmiyeti ile beslendiklerini gösteriyorlar...”

“… Rızk-ı helâl iktidar ve ihtiyar kuvvetiyle kazanılmaz, buldurulmaz. Belki çalışmasını ve sa'yini kabul eden bir merhamet tarafından verilir ve ihtiyacına acıyan bir şefkat cânibinden ihsan edilir. Fakat, rızk ikidir."

"Biri: Yaşamak için hakîki ve fıtrî rızıkdır ki; taahhüd-ü Rabbani altındadır..."

"İkinci kısım rızık: İ’tiyad, israf ve sû-i istimâlat ile tiryaki olup zaruret hükmüne geçen mecâzî ve sun’î rızıkdır. Bu kısım ise, tâahhüd-ü Rabbanî altında değil, belki ihsana tâbidir. Kâh verir, kâh vermez...” (Ş., Yedinci Şua, Dördüncü Hakîkat, s.172. Ayrıca bk. M., Yirmi Birinci Mektub ve Yirmi İkinci Mektub, s.260 ve 271; L., On İkinci Lem’a, s.62)}

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَسَخَّرَ الشَّمْسَ وَالْقَمَرَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۚ فَاَنّٰى يُؤْفَكُونَ﴿١٦﴾

61. And olsun, eğer onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı; güneşi ve ay’ı size (insanların yararına) kim tahsis etti?” diye sorsan, elbette, “Allah!..” derler. Öyleyse (tevhitten) nasıl da döndürülüyorlar!..

اَللّٰهُ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ وَيَقْدِرُ لَهُۜ اِنَّ اللّٰهَ بِكُلِّ شَىْءٍ عَل۪يمٌ﴿٢٦﴾

62. Allah, kullarından dilediğine rızkı genişletir de, kısar da. Şüphesiz Allah, her şeyi hakkıyle bilendir.

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَاَحْيَا بِهِ الْاَرْضَ مِنْ بَعْدِ مَوْتِهَا لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَايَعْقِلُونَ۟﴿٣٦﴾

63. And olsun, eğer onlara: “Gökten kim su indirdi de, onunla ölümünden sonra yeri diriltti?” diye sorsan, mutlaka, “Allah!..” derler. De ki: “(Öyleyse) Hamd de Allah’ a mahsustur.” Hayır, onların çoğu aklını kullanmazlar.

{“Acaba görülmüyor: Âyâtın ekser fevatih ve havâtiminde nev-i beşeri vicdana havale ve aklın istişaresine hamlettiriyor...” (Mh., Birinci Makale, Sekizinci Mukaddeme, s.39)}

وَمَا هٰذِهِ الْحَيٰوةُ الدُّنْيَٓا اِلَّا لَهْوٌ وَلَعِبٌۜ وَاِنَّ الدَّارَ اْلاٰخِرَةَ لَهِىَ الْحَيَوَانُۢ لَوْكَانُوا يَعْلَمُونَ﴿٤٦﴾

64. Bu dünya hayatı, bir eğlence ve bir oyundan başka bir şey değildir. Gerçekten ahiret yurdu, elbette o, hayatın ta kendisidir. Keşke bilselerdi!..

{“İ’lem Eyyühel-Aziz! İnsan bir yolcudur. Sabâvetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı, Mâlikü'l-Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı fâniyeye sarf ediyor. Halbuki, o levazımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı bakiyeye sarf etmek gerektir. (…) Binaenaleyh, Cenab-ı Hak her iki hayat levazımatını elde etmek için yirmi dört saatlik bir vakit vermiştir. Çoğunu aza, azını çoğa vermek suretiyle, yirmi üç saat kısa ve fâni olan dünya hayatına, hiç olmazsa bir saati de beş namaza ve bâki ve sonsuz uhrevî hayata sarf etmek lâzımdır ki, dünyada paşa, ahirette geda olmasın!” (MN., Onuncu Risale, s.223. Ayrıca bk. S., Yirmi Sekizinci Söz, s.499; Otuzuncu Söz, İkinci Maksad, s.556; NİK., Birinci ve Beşinci Ders, s.12 ve 39; Sn., s.15)}

مِنْ سُورَةُ الرُّومِ

30. RUM SÛRESİ’NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

الٓمٓ۠﴿١﴾

1. Elif. Lam. Mim.

{(bk. Bakara Sûresi 1.âyet açıklaması, s.2)}

غُلِبَتِ الرُّومُۙ﴿٢﴾

ف۪ٓى اَدْنَى الْاَرْضِ وَهُمْ مِنْ بَعْدِ غَلَبِهِمْ سَيَغْلِبُونَۙ﴿٣﴾

ف۪ى بِضْعِ سِن۪ينَۜ لِلّٰهِ الْاَمْرُ مِنْ قَبْلُ وَمِنْ بَعْدُۜ وَيَوْمَئِذٍ يَفْرَحُ الْمُؤْمِنُونَۙ﴿٤﴾

2-4. Rumlar, (Arapların bulunduğu bölğeye) en yakın yerde, (İranlılara) mağlup oldular. Oysa onlar, mağlubiyetlerinin ardından, birkaç (3-9) yıl içerisinde, (İranlılara) galip geleceklerdir. Emir, eninde sonunda Allah’ındır. O (Rumların İranlıları yenecekleri) gün, müminler sevineceklerdir.

{“Hz. Ebû Bekir (ra) bir tartışma üzerine Mekke müşriklerinin ileri gelenlerinden Übey bin Halef ile bu âyetteki müjdeye binâen iddiâya girdi. Sözleşmeye göre, üç sene içinde Romalılar gâlib gelirse Hz.Sıddîk (ra) on deve alacak, aksi hâlde verecekti. Peygamberimiz (A.S.M) bundan haberdâr olduğunda ‘bid’a’ ta’birinin üç ile dokuz arası rakamlara delâlet ettiğini, dolayısıyla süreyi dokuza, develeri yüze yükseltmesini buyurdular. Sözleşme yenilendi. Yedinci yılın başlarında Romalılar beklenmedik şekilde gâlib gelmekle, Hz.Ebû Bekir (ra) develeri o müşriğin vârislerinden aldı ve tasadduk etti.” (KMM., Rum Sûresi 3.âyet açıklaması, s.403. Ayrıca bk. S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Üçüncü Şua, İkinci Şavk, s.405)}