قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَهْلَكَنِىَ اللّٰهُ وَمَنْ مَعِىَ اَوْ رَحِمَنَاۙ فَمَنْ يُج۪يرُ الْكَافِر۪ينَ مِنْ عَذَابٍ اَل۪يمٍ﴿٨٢﴾

28. De ki: “Gördünüz mü, eğer Allah beni ve yanımdakileri helak eder, yahut bize merhamet ederse, (söyleyin bakalım) kâfirleri acıklı azaptan kim kurtarır?”

قُلْ هُوَ الرَّحْمٰنُ اٰمَنَّا بِه۪ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنَاۚ فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَ ف۪ى ضَلَالٍ مُب۪ينٍ﴿٩٢﴾

29. De ki: “O Rahman’dır, O’na iman ettik ve yalnız O’na güvendik. (Siz) kimin apaçık bir sapıklıkta olduğunu (yakında) bileceksiniz.

{

...* قُلْ هُوَ الرَّحْمنُ آمَنَّابِهِ وَعَلَيْهِ تَوَكَّلْنا فَسَتَعْلَمُونَ مَنْ هُوَفِى ضَلآلٍ مُبِينٍ *...

Çok ayatın ifade ettiği ihbarat-ı gaybiyyedir ki, aynen doğru olarak çıkmıştır. İşte pekçok itirazat ve tenkidata mâruz ve en küçük bir hatasından dolayı davasını kaybedecek bir Zâtın lisanından böyle tereddüdsüz, kemal-i ciddiyet ve emniyetle ve kuvvetli bir vüsuku ihsas eden bir tarzda böyle ihbarat-ı gaybiye, kat’iyyen gösterir ki; o Zât, Üstad-ı Ezelî’sinden ders alıyor, sonra söylüyor.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Üçüncü Şua, Birinci, s.406)}

قُلْ اَرَاَيْتُمْ اِنْ اَصْبَحَ مَٓاوُ۬ٔكُمْ غَوْرًا فَمَنْ يَاْت۪يكُمْ بِمَٓاءٍ مَع۪ينٍ﴿٠٣﴾

30. De ki: “Gördünüz mü, eğer suyunuz çekilse, size akarsuyu kim getirir?”

مِنْ سُورَةُ الْقَلَمِ

68. KALEM SÛRESİ’NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

نٓ وَالْقَلَمِ وَمَا يَسْطُرُونَۙ﴿١﴾

مَٓا اَنْتَ بِنِعْمَةِ رَبِّكَ بِمَجْنُونٍۚ﴿٢﴾

1, 2. Nun. Andolsun, kaleme ve yazdıkları şeye ki sen, Rabbinin nimeti sayesinde deli değilsin.

{(bk. Bakara Sûresi 1. âyet açıklaması, s.2)

"... o sûrenin başını okurken gördüm ki,

ن وَالْقَلَمِ وَمايَسْطُرُونَ

âyeti bütün kalemlerin ve tastir ve kitabetlerin aslı, esası, ezelî me’hazı ve sermedî üstadı kaderin kalemi ve Nur ve ilm-i ezelînin nuruna işaret eden

ن

kelimesidir. Demek

وَالذَّارِيَاتِ

Zerrat Risalesi’ne işareti gibi kuvvetli bir münasebetle,

ن

kelimesi Risale-i Kader’e kuvvetli işâretle bakar.” (Ş., On Dördüncü Şua, s.519)

“ 4. Kalemle ilmi tahsil etmek.

ن وَالْقَلَمِ وَمايَسْطُرُونَ

Madem ki, hakikat ilmi tahsil edilmiyor. Elbette mahfî hikmetlere binaen mahdud insanların eline geçen, kulağına giren bu nevi derslerin ciddî tahsili için, bilhâssa okuması yazması olanların bizzât yazmak suretiyle, bu neticeyi bulacaklarına şübhe edilmemelidir. Bir şeyi yazmak; okumak, anlamak, sonra başka kâğıda nakletmektir ki, bu tarzla matlub istifadenin te’min edileceği muhakkaktır.” (BL., Hulûsi Bey’in fıkrasıdır, s.296)}

وَاِنَّ لَكَ لَاَجْرًا غَيْرَ مَمْنُونٍۚ﴿٣﴾

Şüphesiz senin için, elbette bitip tükenmeyen bir mükafat vardır.

وَاِنَّكَ لَعَلٰى خُلُقٍ عَظ۪يمٍ﴿٤﴾

Şüphesiz sen, elbette büyük bir ahlak üzerindesin.

{“Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Hakîm de:

وَإنَّكَ لَعَلى خُلِقٍ عَظِيمٍ

ferman eder. Rivayat-ı sahiha ile Hazret-i Âişe-i Sıddıka (R.A.) gibi sahabe-i güzin, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ı tarif ettikleri zaman ‘Hulukuhu-l Kur’an’ diye tarif ediyorlardı. Yani: ‘Kur’anın beyan ettiği mehasin-i ahlâkın misali, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm’dır. Ve o mehasini en ziyade imtisal eden ve fıtraten o mehâsin üstünde yaratılan O’dur.’…”

“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, hilkaten en mutedil bir vaziyette ve en mükemmel bir surette halkedildiğinden, harekât ve sekenatı, itidal ve istikamet üzerine gitmiştir. Siyer-i Seniyesi, kat’î bir surette gösterir ki: Her hareketinde istikamet ve itidal üzere gitmiş. İfrat ve tefritten içtinab etmiştir. Evet, Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam

فَاسْتَقِمْ كَمَآ اُمِرْتَ

emrini tamamiyle imtisal ettiği için, bütün ef’al ve akval ve ahvalinde istikamet, kat’i bir surette görünüyor.” (L., On Birinci Lem’a, On Birinci Nükte, İki ve Üçüncü Mes’ele, s.60)}

فَسَتُبْصِرُ وَيُبْصِرُونَۙ﴿٥﴾

بِاَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ﴿٦﴾

5, 6. Delilik hanginizde imiş? Sen de göreceksin, onlar da görecekler.

اِنَّ رَبَّكَ هُوَ اَعْلَمُ بِمَنْ ضَلَّ عَنْ سَب۪يلِه۪۬ وَهُوَ اَعْلَمُ بِالْمُهْتَد۪ينَ﴿٧﴾

Şüphesiz Rabbin , kendi yolundan sapanı pekala bilendir; ve O, doğru yolda olanı da pekiyi bilendir.

مِنْ سُورَةُ الْحَآقَّةِ

69. HÂKKA SÛRESİ’NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

اَلْحَٓاقَّةُۙ﴿١﴾

مَاالْحَٓاقَّةُۚ﴿٢﴾

وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَاالْحَٓاقَّةُۜ﴿٣﴾

1-3. O hak olan, nedir o hak olan? Sana hak olanın ne olduğunu, ne bildirdi?

كَذَّبَتْ ثَمُودُ وَعَادٌ بِالْقَارِعَةِ﴿٤﴾

Semud ve Ad (kavimleri), kıyameti yalanladılar.

فَاَمَّا ثَمُودُ فَاُهْلِكُوا بِالطَّاغِيَةِ﴿٥﴾

Semud’a gelince, o azgın sesle helak edildiler.

وَاَمَّا عَادٌ فَاُهْلِكُوا بِر۪يحٍ صَرْصَرٍ عَاتِيَةٍۙ﴿٦﴾

Ad’e gelince, onlar da gürültülü, azgın bir rüzgarla helak edildiler.

سَخَّرَهَا عَلَيْهِمْ سَبْعَ لَيَالٍ وَثَمَانِيَةَ اَيَّامٍۙ حُسُومًا فَتَرَى الْقَوْمَ ف۪يهَا صَرْعٰىۙ كَاَنَّهُمْ اَعْجَازُ نَخْلٍ خَاوِيَةٍۚ﴿٧﴾

Onu, yedi gece sekiz gün üzerlerine kahırla saldı. O kavmi, orada çarpılmış görürsün, sanki onlar içi boş hurma kütükleri gibidirler.

فَهَلْ تَرٰى لَهُمْ مِنْ بَاقِيَةٍ﴿٨﴾

Onlar için (onlardan geri kalan) bir kalıntı görüyor musun?

{“Evet, adâlet iki şıktır: Biri müsbet, diğeri menfidir. Müsbet ise hak sahibine hakkını vermektir...”

“İkinci kısım menfidir ki, haksızları terbiye etmektir. Yani haksızların hakkını, tazib ve tecziye ile veriyor. Şu şık ise çendan tamamıyla şu dünyada tezahür etmiyor. Fakat o hakikatın vücudunu ihsas edecek bir surette hadsiz işarat ve emarat vardır. Ezcümle: Kavm-i Âd ve Semud’dan tut, tâ şu zamanın mütemerrid kavimlerine kadar gelen sille-i te’dib ve tâziyane-i tazib, gayet âlî bir adaletin hükümran olduğunu hads-i kat’î ile gösteriyor.” (S., Onuncu Söz, Onuncu Hakikat’in Haşiyesi, s.85. Ayrıca bk. Ş., İkinci Şua, Tevhidin İkinci Meyvesi, On Birinci Şua, Yedinci Mes’ele ve Onuncu Mes’ele, On Beşinci Şua, Fatiha-i Şerîfenin Muhtasar Bir Hülasası, Sekizinci Kelime, s.12, 96, 213, 244 ve 617)}