سُورَةُ الْمُلْكِ

67. MÜLK SÛRESİ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

تَبَارَكَ الَّذ۪ى بِيَدِهِ الْمُلْكُۘ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌۙ﴿١﴾

Mülk elinde olan (Allah), ne yücedir! O, her şeye kadirdir.

اَلَّذ۪ى خَلَقَ الْمَوْتَ وَالْحَيٰوةَ لِيَبْلُوَكُمْ اَيُّكُمْ اَحْسَنُ عَمَلاًۜ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْغَفُورُۙ﴿٢﴾

O ki, hanginiz amelce daha güzeldir diye, denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, mutlak galip, çok bağışlayıcıdır.

{“Nasılki hayatın dünyaya gelmesi bir halk ve takdir iledir; öyle de, dünyadan gitmesi de bir halk ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir. Çünki en basit tabaka-i hayat olan hayat-ı nebatiyenin mevti, hayattan daha muntazam bir eser-i san’at olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin, tohumların mevti; tefessüh ile çürümek ve dağılmakla göründüğü halde, gayet muntazam bir muamele-i kimyeviye ve mizanlı bir imtizacat-ı unsuriye ve hikmetli bir teşekkülât-ı zerreviyeden ibaret olan bir yoğurmaktır ki, bu görünmeyen intizamlı ve hikmetli ölümü, sünbülün hayatıyla tezahür ediyor. Demek çekirdeğin mevti, sünbülün mebde-i hayatıdır; belki ayn-ı hayatı hükmünde olduğu için, şu ölüm dahi, hayat kadar mahlûk ve muntazamdır.” (M., Birinci Mektub, İkinci Suâl, s.7. Ayrıca bk. S., Otuz Üçüncü Söz, Yirmi Üç ve Yirmi Dördüncü Pencereler, s.675-677)}

اَلَّذ۪ى خَلَقَ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۜ مَا تَرٰى ف۪ى خَلْقِ الرَّحْمٰنِ مِنْ تَفَاوُتٍۜ فَارْجِعِ الْبَصَرَۙ هَلْ تَرٰى مِنْ فُطُورٍ﴿٣﴾

O ki, yedi göğü birbiri üstüne yarattı. Rahman’ın yaratmasında bir düzensizlik göremezsin. Gözünü çevir bak, bir çatlak görecek misin?

ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَ كَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصَرُ خَاسِئًا وَهُوَ حَس۪يرٌ﴿٤﴾

Sonra, gözünü iki kere daha çevir; göz, (aradığı bozukluğu bulamadan) sana hor ve bitkin olarak dönecek.

{

فَارْجِعِ الْبَصًرَهَلْ تَرَى مِنْ فُتُورٍ * ثُمَّ ارْجِعِ الْبَصَرَكَرَّتَيْنِ يَنْقَلِبْ اِلَيْكَ الْبَصًرُ حَاسِئاً وَهُوَحَسِيرٌ

delaletiyle ve şu ifade ile nazar-ı beşer, kusuru aramak için ne kadar çabalasa, hiçbir yerde kusuru bulamayarak, yorgun olarak menzili olan göze gelip, onu gönderen münekkid akla diyecek: ‘Beyhude yoruldum, kusur yok!’ demesiyle gösteriyor ki: Nizam ve intizam, gayet mükemmeldir. Demek intizam-ı kâinat, Vahdaniyetin kat’î şâhididir.” (S., Otuz Üçüncü Söz, Otuzuncu Pencere, s.684)

فَارْجِعِ الْبَصًرَهَلْ تَرَى مِنْ فُتُورٍ

âyetiyle, zerrattan tâ seyyarata, ferşten tâ arşa kadar hiçbir cihetle kusur ve noksan ve müşevveşiyet eseri görülmediğinden, gayet parlak bir surette, bu nizam-ı kâinat ve şu intizam-ı mahlukat ve şu müvazene-i mevcudat, İsm-i Ferd’in cilve-i a’zamını gösterip vahdete şehadet eder.” (L., Otuzuncu Lem’a, Dördüncü Nükte, Beşinci İşaret, s.325. Ayrıca bk. S., Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam ve Otuz Üçüncü Söz, Üçüncü Pencere, s.306 ve 656; L., On Dokuzuncu Lem’a, On Beşinci Nota, s.138; MN., Nokta, s.253; Mh., Üçüncü Makale, Birinci Delil-i Kur’ani, s.122)}


وَلَقَدْ زَيَّنَّا السَّمَٓاءَ الدُّنْيَا بِمَصَاب۪يحَ وَجَعَلْنَاهَا رُجُومًا لِلشَّيَاط۪ينِ وَاَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَابَ السَّع۪يرِ﴿٥﴾

And olsun, gerçekten dünya göğünü kandillerle süsledik ve onları şeytanlar için atış taneleri kıldık ve onlar için, çılgın ateş azabını hazırladık.

{“Zemin ile gökler, bir hükûmetin iki memleketi gibi birbirine alâkadardırlar. Ortalarında ehemmiyetli irtibat ve mühim muameleler vardır. Zemine lâzım olan ziya, hararet ve bereket ve rahmet gibi şeyler semadan geliyor, yani gönderiliyor. Vahye istinad eden bütün edyan-ı semaviyenin icmaı ile ve şuhuda istinad eden bütün ehl-i keşfin tevatürüyle, melâike ve ervah semâdan zemine geliyorlar. Bundan hisse karib bir hads-i kat’i ile bilinir ki: Sekene-i arz için, semaya çıkmak için bir yol vardır.”

“Madem arzdan semâya gidip gelmek var. Semadan arza inip çıkmak oluyor. Ehemmiyetli levazımat-ı arziye, oradan gönderiliyor. Ve madem ervah-ı tayyibeler semaya gidiyorlar. Elbette ervah-ı habise dahi, ahyarı takliden semavat memleketine gitmeğe teşebbüs edecekler. Çünki vücudça letafet ve hıffetleri var. Hem, şüphesiz tard ve reddedilecekler.(...) Madem şu mübareze-i ulviyyenin ilanı, hikmeten lâzımdır. Elbette ona bir işaret vardır. Halbuki hâdisat-ı cevviye ve semaviye içinde şu ilâna münasib hiçbir hâdise görünmüyor. Bundan daha ensebi yoktur. Zira yüksek kalelerin muhkem burçlarından atılan mancınıklar ve işaret fişeklerine benzeyen şu hâdisat-ı necmiye, bu recm-i şeytana ne kadar enseb düştüğü bedaheten anlaşılır.” (S., On Beşinci Söz, İki ve Beşinci Basamak, s.177 ve 179.)

“Ey acz ve hakareti içinde mağrur ve mütemerrid ve za’f ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz haydi elinizden gelirse hudud-u mülkümden çıkınız! Nasıl cesaret edersiniz ki, öyle bir Sultanın emirlerine karşı gelirsiniz; yıldızlar, aylar, güneşler, emirber neferleri gibi emirlerine itaat ederler. Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelal’e karşı mübareze ediyorsunuz ki, öyle azametli muti’ askerleri var. Faraza şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllele recmedebilirler.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.373. Ayrıca bk. M., Yirmi Dokuzuncu Mektub, Beşinci Kısım, s.411; L., Yirmi Sekizinci Lem’a, Yirmi Sekizinci Nükte, s.281; MN., Onuncu Risale, s.204)}


وَلِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا بِرَبِّهِمْ عَذَابُ جَهَنَّمَۜ وَبِئْسَ الْمَص۪يرُ﴿٦﴾

Rablerini inkar edenler için cehennem azabı vardır. O, ne kötü varılacak yerdir.

اِذَٓا اُلْقُوا ف۪يهَا سَمِعُوا لَهَا شَه۪يقًا وَهِىَ تَفُورُۙ﴿٧﴾

Oraya atıldıkları zaman; onun kötü sesini (uğultusunu) duyarlar; o ise kaynıyor.

تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِۜ كُلَّمَٓا اُلْقِىَ ف۪يهَا فَوْجٌ سَاَلَهُمْ خَزَنَتُهَٓا اَلَمْ يَاْتِكُمْ نَذ۪يرٌ﴿٨﴾

Neredeyse öfkesinden çatlayacak!.. Her ne zaman oraya bir topluluk atılırsa, onun bekçileri onlara: “Size bir uyarıcı gelmedi mi?” diye sorar.

{“İşte şirk ve küfür cinayeti, kâinatın bütün kemalâtına ve ulvî hukuklarına ve kudsî hakikatlarına bir tecavüz olduğu cihetledir ki, ehl-i şirk ve küfre karşı kâinat kızıyor ve semavat ve arz hiddet ediyor ve onların mahvına anasır ittifak edip, kavm-i Nuh Aleyhisselâm ve Âd ve Semud ve Firavun gibi ehl-i şirki boğuyor, gark ediyor.

تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ

âyetinin sırrıyla Cehennem dahi ehl-i şirk ve küfre öyle kızıyor ve kızışıyor ki, parçalanmak derecesine geliyor. Evet şirk, kâinata karşı büyük bir tahkir ve azîm bir tecavüzdür. Ve kâinatın kudsî vazifelerini ve hilkatin hikmetlerini inkâr etmekle şerefini kırıyor.” (Ş., İkinci Şua, Tevhidin İkinci Meyvesi, s.12. Ayrıca bk. L., On Üçüncü Lem’a, On Birinci İşaret, s.83; Ş., On Birinci Şua, Onuncu Mes’ele, s.250; S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, s.380)}


قَالُوا بَلٰى قَدْ جَٓاءَنَا نَذ۪يرٌ فَكَذَّبْنَا وَقُلْنَا مَا نَزَّلَ اللّٰهُ مِنْ شَىْءٍۚ اِنْ اَنْتُمْ اِلَّا ف۪ى ضَلَالٍ كَب۪يرٍ﴿٩﴾

(Onlar da): “Evet, gerçekten bize bir uyarıcı geldi; bizse yalanladık ve: ‘Allah hiçbir şey indirmedi. Siz ancak büyük bir sapıklıktasınız’ dedik!” derler.

وَقاَلُوا لَوْ كُنَّا نَسْمَعُ اَوْ نَعْقِلُ مَا كُنَّا ف۪ٓى اَصْحَابِ السَّع۪يرِ﴿٠١﴾

10. Dediler: “Eğer dinliyor yahut anlıyor olsaydık, çılgın ateşin mahkumları içinde olmazdık.

فَاعْتَرَفُوا بِذَنْبِهِمْۚ فَسُحْقًا لِاَصْحَابِ السَّع۪يرِ﴿١١﴾

11. Böylece günahlarını itiraf ettiler. Çılgın ateşin mahkumları (rahmetten) uzak olsunlar.

اِنَّ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَاَجْرٌ كَب۪يرٌ﴿٢١﴾

12. Şüphesiz Rablerinden görmeden korkanlar için, bir bağış ve büyük bir mükafat vardır.

وَاَسِرُّوا قَوْلَكُمْ اَوِ اجْهَرُوا بِه۪ۜ اِنَّهُ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ﴿٣١﴾

13. Sözünüzü ister gizleyin, onu ister açıklayın; şüphesiz O, göğüslerin özünü pekiyi bilendir.

اَلَا يَعْلَمُ مَنْ خَلَقَۜ وَهُوَ اللَّط۪يفُ الْخَب۪يرُ۟﴿٤١﴾

14. Yaratan bilmez mi? O latiftir, (en ince işleri görüp) bilen ve her şeyden haberdar olandır.

{“Zerre gibi küçük şeyler veya âdi fiiller, Hâlık’ın halkıyla vücuda geldikleri için, onun daire-i ilminde dâhil oldukları bedihîdir. Bu itibarla onlardan bahsetmekte bilbedahe müşahhat (münakaşa etmek) yoktur. Kur’an-ı Kerim

اَلَايَعْلَمُ مَنْ خَلَقَ وَهُوَ اللَّطِيفُ الْخَبِيرُ

âyetiyle bu sırra işaret etmiştir. Yani halkeden Hâlık, mahlukunu bilmez mi ve bilmemesinin imkânı var mı? Öyle ise mahlûkundan niçin bahsetmesin, niçin mahlûkiyle konuşmasın.” (İİ., Nükte-i İ’caziye, s.158)}