لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْم۪يزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِۚ وَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ ف۪يهِ بَاْسٌ شَد۪يدٌ وَمَنَافِعُ لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ مَنْ يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِۜ اِنَّ اللّٰهَ قَوِىٌّ عَز۪يزٌ۟﴿٥٢﴾

25. Andolsun, gerçekten peygamberlerimizi kesin delillerle gönderdik ve onlarla beraber kitabı ve teraziyi (nizamı) indirdik ki, insanlar adaleti ayakta tutsunlar diye. Biz demiri de indirdik; onda çetin bir sertlik ve insanlar için faydalar vardır. Ve (bunu yaptık ki) Allah, görmeden kendine ve peygamberlerine kim yardım ediyor, bilsin diye. Şüphesiz Allah, pek güçlüdür, mutlak galiptir.

{“Sual: Deniliyor ki: Demir yerden çıkıyor; yukarıdan inmiyor ki

اَنْزَلْنَا

denilsin. Neden

أخْرَجْنَا

dememiş; zâhiren muvâfık görülmeyen

اَنْزَلْنَا

demiş?

“Elcevap: Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyân,

اَنْزَلْنَا

kelimesiyle, demirdeki azîm ve çok ehemmiyetli nimet cihetini ihtar etmek için

اَنْزَلْنَا

demiş. Çünkü yalnız demirin zâtını nazara vermiyor ki, ‘ihrac’ desin. Belki demirdeki nimet-i azîmeyi ve nev-i beşerin demire ne derece muhtaç olduğunu ihtar içindir. Nimet ciheti ise aşağıdan yukarıya çıkmıyor, belki rahmet hazinesinden geliyor. Rahmet hazinesi elbette âlî, yukarı ve mânen yüksek mertebededir. Elbette nimet yukarıdan aşağıyadır ve muhtaç olan beşerin mertebesi aşağıdadır. Elbette in'âm, ihtiyâcın mâfevkindedir. Onun için, nimetin hazine-i rahmetten beşerin ihtiyâcına imdâd için gelmesinin hak tâbiri,

اَنْزَلْنَا

dır. ‘İhrac’ değildir.” (OL., Yirmi Sekizinci Lem’a, Dördüncü Nükte, s. 615)}

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَاٰمِنُوا بِرَسُولِه۪ يُؤْتِكُمْ كِفْلَيْنِ مِنْ رَحْمَتِه۪ وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِه۪ وَيَغْفِرْ لَكُمْۜ وَاللّٰهُ غَفُورٌ رَح۪يمٌۙ﴿٨٢﴾

28. Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve Peygamberine iman edin ki, size rahmetinden iki pay versin; size, onunla yürüyeceğiniz bir nur versin ve sizi bağışlasın. Allah, çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.

{“Sûre-i Hadid’de

وَيَجْعَلْ لَكُمْ نُورًا تَمْشُونَ بِهِ

Yâni: ‘Karanlıklar içinde size bir nur ihsan edeceğim ki o nur ile doğru yolu bulup onda gidesiniz.’ Lillahilhamd Risale-i Nur bu kudsî ve küllî manasının parlak bir ferdi olduğu gibi

نُورًا

deki tenvin

ن

sayılmak cihetiyle bin üçyüz onsekiz (1318) adediyle Resail-in Nur müellifi tedristen, te’lif vazifesine ve mücahidane seyahata başladığı zamanın beş sene evvelki zamanına ve çok âyetlerin işaret ettikleri bin üçyüz onaltı (1316) tarihindeki mühim bir inkılab-ı fikrîden iki sene sonraki zamana tevafuk eder ki; o zaman istihzarat-ı Nuriyeye başladığı aynı tarihtir. İşte şu nurlu âyet, hem manaca hem cifirce tevafuku ise, umum vücuhu ayn-ı şuur olan Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan’da elbette ittifakî ve tesadüfî olamaz.” (Ş., Birinci Şua, Altıncı Âyet, s.698)}

مِنْ سُورَةُ الْحَشْرِ

59. HAŞR SÛRESİ’NDEN

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا اللّٰهَ وَلْتَنْظُرْ نَفْسٌ مَاقَدَّمَتْ لِغَدٍۚ وَاتَّقُوا اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ خَب۪يرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ﴿٨١﴾

18. Ey iman eden kimseler! Allah’tan korkun. Her nefis, yarın için önden ne göndermişse ona baksın. Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.

وَلَا تَكُونُوا كَالَّذ۪ينَ نَسُوا اللّٰهَ فَاَنْسٰيهُمْ اَنْفُسَهُمْۜ اُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ﴿٩١﴾

19. Allah’ı unutup da, Allah’ın da kendilerine nefislerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar, evet onlar fasıklardır.

{“İşte dünya süslü bir menzildir. Herbirimizin hayatı, bir endam âyinesidir. Şu dünyadan herbirimize birer dünya var, birer âlemimiz var. Fakat direği, merkezi, kapısı, hayatımızdır. Belki o hususî dünyamız ve âlemimiz, bir sahifedir. Hayatımız bir kalem.. onunla sahife-i a’malimize geçecek çok şeyler yazılıyor. Eğer dünyamızı sevdikse, sonra gördük ki: Dünyamız hayatımız üstünde bina edildiği için, hayatımız gibi zâil, fâni, kararsızdır, hissedip bildik. Ona ait muhabbetimiz, o hususî dünyamız âyine olduğu ve temsil ettiği güzel nukuş-u esma-i İlahiyeye döner; ondan, cilve-i esmaya intikal eder. Hem o hususî dünyamız, âhiret ve Cennet’in muvakkat bir fidanlığı olduğunu derkedip, ona karşı şedid hırs ve taleb ve muhabbet gibi hissiyatımızı onun neticesi ve semeresi ve sünbülü olan uhrevî fevaidine çevirsek, o vakit o mecazî aşk, hakikî aşka inkılab eder. Yoksa

نَسُوا اللهَ فَاَنْسَيهُمْ اُولَئِكَ هُمُ الْفَاسِقُونَ

sırrına mazhar olup, nefsini unutup, hayatın zevalini düşünmeyerek, hususî kararsız dünyasını, aynı umumî dünya gibi sabit bilip, kendini lâyemut farzederek dünyaya saplansa, şedid hissiyat ile ona sarılsa,, onda boğulur gider.” (M., Birinci Mektub, Dördüncü Sual, s.11. Ayrıca bk. S., Yirmi Altıncı Söz, Zeyl İkinci Hatve, s.477; MN., Onuncu Risale, İkinci Hatve, s.207)}

لَا يَسْتَو۪ٓى اَصْحَابُ النَّارِ وَاَصْحَابُ الْجَنَّةِۜ اَصْحَابُ الْجَنَّةِ هُمُ الْفَٓائِزُونَ﴿٠٢﴾

20. Cehennemin yaranları (ehilleri) ile cennetin yaranları bir olmaz. Cennetin yaranları kurtulanlardır.

{“Cehennem lüzumsuz değil; çok işler var ki, bütün kuvvetiyle ‘Yaşasın Cehennem!’ der. Cennet dahi ucuz değildir; mühim fiyat ister.” (M., Yirmi Dokuzuncu Mektup, Birinci Kısım, s.397)}

لَوْ اَنْزَلْنَا هٰذَا الْقُرْاٰنَ عَلٰى جَبَلٍ لَرَاَيْتَهُ خَاشِعًا مُتَصَدِّعًا مِنْ خَشْيَةِ اللّٰهِۜ وَتِلْكَ الْاَمْثَالُ نَضْرِبُهَا لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَفَكَّرُونَ﴿١٢﴾

21. Eğer biz, bu Kur’an’ı bir dağın üzerine indirseydik, elbette onu Allah’ın korkusundan baş eğmiş, parçalanmış olarak görürdün. İşte bu misalleri insanlara veriyoruz, belki düşünürler.

{“Cenâb-ı Hak, kullarını irşad ve ikaz etmek üzere, sivrisinek gibi hakir, kıymetsiz bir hayvanla veya bir mahlukla misal getirmeyi, kâfirlerin keyfi için terketmez. İmanı olanlar, onun Rablarından hak olduğunu bilirler. Amma kâfirler, Allah bu gibi hakir misallerden neyi irade etmiştir diyorlar. Allah onun ile çoklarını dalalete atar ve çoklarını da hidayete götürür. Fakat fâsıklardan maada dalalete attığı yoktur.” (İİ., Nükte-i İ’caziye, s.155)

“İrşadın tam ve nâfi’ olmasının birinci şartı, cemaatın istidadına göre olması lâzımdır. Cemaat, avamdır. Avam ise hakaiki çıplak olarak göremez, ancak onlarca malûm ve me’luf üslûb ve elbise altında görebilirler. Bunun içindir ki Kur’an-ı Kerim yüksek hakaiki, müteşabihat denilen teşbihler, misaller, istiareler ile tasvir edip, cumhura yani avam-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmıştır.” (İİ., Nübüvvetin Tahkiki, Altıncı Mes’ele, Dördüncü Nükte, s.112)}

هُوَ اللّٰهُ الَّذ۪ى لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۚ عَالِمُ الْغَيْبِ وَالشَّهَادَةِۚ هُوَ الرَّحْمٰنُ الرَّح۪يمُ﴿٢٢﴾

22. Allah O Zattır ki, O’ndan başka İlah yoktur. Görünmeyeni ve görüneni bilendir. O çok esirgeyen, çok merhametlidir.