سُورَةُ اْلاِنْشِرَاحِ

94. İNŞİRAH SÛRESİ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَۙ﴿١﴾

1. (Ey Muhammed!) Senin için göğsünü açmadık mı?

{“Aziz, sıdık, mübarek kardeşlerim! Hafız Ali’nin bu defaki mektubunda çok mübarek duaları beni ve sizi en derin ruhumuzdan mesrur edip şükre sevketti. Ve her musibetzedeye ve hüzün ve kederlere düşenlere mana-yı işarisiyle mededres ve halaskar ve şifa ve medar-ı sürur olan

اَلَمْ نَشْرَحْ لَكَ صَدْرَكَ * اِنَّ مَعَ الْعُسْرِيُسْرًا

her musibetzedeye baktığı gibi, bu geçen hastalık cihetiyle bize de baktığını yazıyor. Evet, Hafız Ali o noktayı tam görmüş.” (KL., s.107)}

وَوَضَعْنَا عَنْكَ وِزْرَكَۙ﴿٢﴾

اَلَّذ۪ٓى اَنْقَضَ ظَهْرَكَۙ﴿٣﴾

2, 3. Senden yükünü (alıp) attık. O ki, sırtına ağır gelmişti (belini kırmıştı).

وَرَفَعْنَا لَكَ ذِكْرَكَۜ﴿٤﴾

4. Senin şanını yücelttik.

فَاِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۙ﴿٥﴾

5. (Şunu iyi bil ki): Gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

اِنَّ مَعَ الْعُسْرِ يُسْرًاۜ﴿٦﴾

6. Gerçekten zorlukla beraber bir kolaylık vardır.

{“Hem vekilimiz Ahmed Bey’e haber veriniz ki, müdafaayı makine ile yazdığı vakit sıhhatine pekçok dikkat etsin. Çünki ifadelerim başkasına benzemiyor. Bir harfin ve bazan bir noktanın yanlışıyla bir mes’ele değişir, mana bozulur. Hem buraya gelen iki makine, size müsaade verilmezse geri gitsinler. Hem telaş edip sıkılmayınız, me’yus olmayınız.

اِنَّ مَعَ الْعُسْرِيُسْرًا

sırrıyla, inayet-i İlahiye inşallah çabuk imdadımıza yetişir.” (Ş., On Dördüncü Şua, s.486. Ayrıca bk. STİ., Sünühat, s.75)}

فَاِذَا فَرَغْتَ فَانْصَبْۙ﴿٧﴾

7. Boşaldığın (bir işi bitirdiğin) zaman hemen (tekrar çalış ve) yorul.

وَاِلٰى رَبِّكَ فَارْغَبْ﴿٨﴾

8. Sadece Rabbine rağbet et (O’na yönel)!..

سُورَةُ التّ۪ينِ

95. TİN SÛRESİ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

وَالتّ۪ينِ وَالزَّيْتُونِۙ﴿١﴾

وَطُورِ س۪ين۪ينَۙ﴿٢﴾

وَهٰذَا الْبَلَدِ الْاَم۪ينِۙ﴿٣﴾

لَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ ف۪ٓى اَحْسَنِ تَقْو۪يمٍۘ﴿٤﴾

1-4. Andolsun, incire, zeytine, Sina dağına, bu güvenli beldeye ki, gerçekten Biz insanı, en güzel bir biçimde yarattık.

{“Cenâb-ı Hak, tîn ve zeytin ile kasem vasıtasiyle azamet-i kudretini ve kemal-i rahmetini ve büyük nimetlerini ihtar ederek, esfel-i safilîn tarafına giden insanın yüzünü o taraftan çevirip, şükür ve fikir ve iman ve amel-i sâlih ile tâ a’lâ-yı illiyyîne kadar terakkiyat-ı maneviyeye mazhar olabilmesine işaret ediyor. Nimetler içinde tîn ve zeytinin tahsisinin sebebi; o iki meyvenin çok mübarek ve nâfi’ olması ve hilkatlerinde de, medar-ı dikkat ve ni’met çok şeyler bulunmasıdır. Çünki: Hayat-ı içtimaiye ve ticariye ve tenviriye ve gıda-yı insaniye için zeytin en büyük bir esas teşkil ettiği gibi; incirin hilkati, zerre gibi bir çekirdekte koca incir ağacının cihazatını saklayıp dercetmek gibi, bir hârika mu’cize-i kudreti gösterdiği gibi; taamında, menfaatinde ve ekser meyvelere muhalif olarak devamında ve daha sair menafi’indeki nimet-i İlahiyeyi kasem ile hatıra getiriyor. Buna mukabil, insanı iman ve amel-i sâlihe çıkarmak ve esfel-i safilîne düşürmemek için bir ders veriyor.” (M., Yirmi Dokuzuncu Mektup, Birinci Kısım, İkinci Nükte, s.390)}

ثُمَّ رَدَدْنَاهُ اَسْفَلَ سَافِل۪ينَۙ﴿٥﴾

اِلَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ فَلَهُمْ اَجْرٌ غَيْرُ مَمْنُونٍۜ﴿٦﴾

5, 6. Sonra onu aşağıların aşağısına gönderdik. Ancak iman edip iyi şeyler yapanlar müstesnadır ki, onlar için eksilmeyen (devamlı) bir mükafat vardır.

{“İnsanların san’atları içinde nasılki maddenin kıymeti ile san’atın kıymeti ayrı ayrıdır. Bazan müsavi, bazan madde daha kıymettar, bazan oluyor ki; beş kuruşluk demir gibi bir maddede beş liralık bir san’at bulunuyor. Belki bazan, antika olan bir san’at, bir milyon kıymeti aldığı halde, maddesi beş kuruşa değmiyor...”

“İşte insan, Canâb-ı Hakk’ın böyle antika bir san’atıdır ve en nazik ve nazenin bir mu’cize-i kudretidir ki; insanı, bütün esmasının cilvesine mazhar ve nakışlarına medar ve kâinata bir misal-i musağğar suretinde yaratmıştır.”

“Eğer nur-u İman, içine girse, üstündeki bütün manidar nakışlar, o ışıkla okunur. O mü’min, şuur ile okur ve o intisabla okutur. Yani: ‘ Sâni’-i Zülcelal’in masnuuyum, mahlukuyum, rahmet ve keremine mazharım’ gibi manalarla insandaki san’at-ı Rabbaniye tezahür eder. Demek Sâni’ine intisabdan ibaret olan iman; insandaki bütün âsâr-ı san’atı izhar eder. İnsanın kıymeti, o san’at-ı Rabbaniyeye göre olur ve âyine-i Samedaniye itibariyledir. O halde şu ehemmiyetsiz olan insan, şu itibarla bütün mahlukat üstünde bir muhatab-ı İlahî ve Cennet’e lâyık bir misafir-i Rabbânî olur.” (S., Yirmi Üçüncü Söz, Birinci Mebhas, Birinci Nokta, s.311, 312. Ayrıca bk. MN., Onuncu Risale, s.221; NİK., Dokuzuncu Ders, s.55)}

فَمَا يُكَذِّبُكَ بَعْدُ بِالدّ۪ينِۜ﴿٧﴾

اَلَيْسَ اللّٰهُ بِاَحْكَمِ الْحَاكِم۪ينَ﴿٨﴾

7, 8. Artık bundan sonra (ey insan), sana cezayı yalanlatan nedir? Allah hakimlerin hakimi değil mi?

مِنْ سُورَةُ الْعَلَقِ

96. ALAK SÛRESİ’NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.


اِقْرَاْ بِاسْمِ رَبِّكَ الَّذ۪ى خَلَقَۚ﴿١﴾

خَلَقَ اْلاِنْسَانَ مِنْ عَلَقٍۚ﴿٢﴾

1, 2. Yaratan Rabbinin adı ile oku! (O) İnsanı bir kan pıhtısından yarattı.

{(bk. Hac sûresi 5. âyet açıklaması, s.49)}

اِقْرَاْ وَرَبُّكَ الْاَكْرَمُۙ﴿٣﴾

اَلَّذ۪ى عَلَّمَ بِالْقَلَمِۙ﴿٤﴾

عَلَّمَ اْلاِنْسَانَ مَالَمْ يَعْلَمْۜ﴿٥﴾

3-5. Oku! O ki, kalemle yazı yazdıran ve insana bilmediğini öğreten Rabbin, sonsuz kerem sahibidir!

{“Bu sûrenin buraya kadar olan ilk beş âyeti, Kur’ân’ın ilk nâzil olan âyetleridir.” (KMM., Alak sûresi 5. âyet açıklaması, s.597)}

كَلَّا ٓ اِنَّ اْلاِنْسَانَ لَيَطْغٰىۙ﴿٦﴾

اَنْ رَاٰهُ اسْتَغْنٰىۜ﴿٧﴾

6, 7. Hayır, gerçekten insan ihtiyaçsız olduğunu gördüğü zaman, elbette azar!..

{

إنَّ اْلاِ نْسَانَ لَيَطْغَى * اَنْرَآَهُ اسْتَغْنَى

sırrıyla, sıhhat ve âfiyetten gelen istiğnada bulunan bir nefs-i emmare, şâyan-ı hürmet çok uhuvvetlere karşı hürmeti hissetmez. Ve şâyan-ı merhamet ve şefkat olan musibetzedelere ve hastalıklılara merhameti duymaz. Ne vakit hasta olsa, o hastalıkta aczini ve fakrını anlar, lâyık-ı hürmet olan ihvanlarına ihtiram eder.” (L., Yirmi Beşinci Lem’a, On Altıncı Devâ, s.214)

“O İslâm Deccalı,

وَالتِّينِ وَالزَّيْتُونِ

manasını merak edip soruyor.” diye çoklar nakletmişler. Garibdir ki, bu surenin akibinde olan

إِقْرَاْ بِا سْمِرَبِّكَ

suresinde

إنَّ اْلاِ نْسَانَ لَيَطْغَى

cümlesi, onun aynı zamanına ve şahsına -cifir ile ve manasıyla- işaret ettiği gibi, ehl-i salâte ve câmilere tâgiyane tecavüz edeceğini gösteriyor. Demek o istidraclı adam, küçük bir sureyi kendiyle alâkadar hisseder. Fakat yanlış eder, komşusunun kapısını çalar.” (Ş., Beşinci Şua, Üçüncü Küçük Mes’ele, İkinci Hadise, s.596. Ayrıca bk. Ş., On Birinci Şua, On Birinci Mes’elenin Haşiyesinin Bir Lahikası, s.272, Birinci Şua, Üçüncü Ayet-i Meşhure ve On Dördüncü Âyet, s.693 ve 702)}