مِنْ سُورَةُ الْفَجْرِ

89. FECR SÛRESİ’NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

وَالْفَجْرِۙ﴿١﴾

وَلَيَالٍ عَشْرٍۙ﴿٢﴾

وَالشَّفْعِ وَالْوَتْرِۙ﴿٣﴾

وَالَّيْلِ اِذَا يَسْرِۚ﴿٤﴾

1-4. Andolsun, fecre, on gecelere, çifte, teke, yürüdüğü zaman geceye,

{“Aziz, sebatkâr, fedâkâr, sıddık kardeşlerim, Evvelâ: Gelecek bayramınızı tebrik ederim.

وَالْفَجْرِ * وَلَيَالٍ عَشْرٍ

kasem-i Kur’aniyle fevkalâde kıymetleri tahakkuk eden o mübarek gecelerde ve seherlerde mübarek kardeşlerimin mübarek duaları hem bana, hem ehl-i imana çok bereketli ve nurlu olmasını rahmet-i Rahman’dan niyaz ederim.” (KL., s.13)

وَالْفَجْرِ * وَلَيَالٍ عَشْرٍ

senasına mazhar o gecelerinizi ve bayramınızı ruh u canımla tebrik ederim. Ve şiddetli hastalığımın şifasına dualarınızı isterim.” (EL-II., s.129)}

هَلْ ف۪ى ذٰلِكَ قَسَمٌ لِذ۪ى حِجْرٍۜ﴿٥﴾

Bunda akıl sahibi için yemin var mı?

اَلَمْ تَرَ كَيْفَ فَعَلَ رَبُّكَ بِعَادٍۙ ۬﴿٦﴾

Görmedin mi, Rabbin Ad’e ne yaptı?

اِرَمَ ذَاتِ الْعِمَادِۙ ۬﴿٧﴾

Sütunların sahibi İrem’e,

اَلَّت۪ى لَمْ يُخْلَقْ مِثْلُهَا فِى الْبِلَادِۙ ۬﴿٨﴾

O ki, ülkeler arasında benzeri yaratılmadı.

وَثَمُودَ الَّذ۪ينَ جَابُوا الصَّخْرَ بِالْوَادِۙ ۬﴿٩﴾

O vadide kayaları oyan Semud’a,

وَفِرْعَوْنَ ذِى الْاَوْتَادِۙ ۬﴿٠١﴾

10. Kazıklar sahibi Firavun’a.

اَلَّذ۪ينَ طَغَوْا فِى الْبِلَادِۙ ۬﴿١١﴾

11. Onlar ki, ülkelerde taşkınlık ettiler.

فَاَكْثَرُوا ف۪يهَا الْفَسَادَۙ ۬﴿٢١﴾

12. Orada çok bozgunculuk ettiler;

فَصَبَّ عَلَيْهِمْ رَبُّكَ سَوْطَ عَذَابٍۙ ۬﴿٣١﴾

13. Rabbin de üzerlerine azap kırbacını döktü / indirdi.

اِنَّ رَبَّكَ لَبِالْمِرْصَادِۜ﴿٤١﴾

14. Şüphesiz Rabbin elbette gözetleme yerindedir.

مِنْ سُورَةُ الشَّمْسِ

91. ŞEMS SÛRESİ’NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

وَالشَّمْسِ وَضُحٰيهَاۙ ۬﴿١﴾

وَالْقَمَرِ اِذَا تَلٰيهَاۙ ۬﴿٢﴾

وَالنَّهَارِ اِذَا جَلّٰيهَاۙ ۬﴿٣﴾

وَالَّيْلِ اِذَا يَغْشٰيهَاۙ ۬﴿٤﴾

وَالسَّمَٓاءِ وَمَا بَنٰيهَاۙ ۬﴿٥﴾

وَالْاَرْضِ وَمَا طَحٰيهَاۙ ۬﴿٦﴾

وَنَفْسٍ وَمَا سَوّٰيهَاۙ ۬﴿٧﴾

فَاَلْهَمَهَا فُجُورَهَا وَتَقْوٰيهَاۙ ۬﴿٨﴾

1-8. Andolsun, güneşe ve ışığına, Onu takip ettiği zaman aya, Onu (Güneşi) açtığı zaman gündüze, Onu bürüdüğü zaman geceye, Göğe ve onu yapana, Yere ve onu döşeyene, Nefse ve onu düzenleyene ki, Ona kötülüğünü de, sakınmasını da ilham etti.

{“Her cemâl ve kemâl sahibi, kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca; o sultan-ı zîşan dahi istedi ki, bir meşher açsın, içinde sergiler dizsin; tâ nâsın enzarında saltanatının haşmetini, hem servetinin şaşaasını, hem kendi san’atının hârikalarını, hem kendi marifetinin garibelerini izhar edip göstersin. Tâ cemal ve kemal-i manevîsini iki vecihle müşahede etsin:

Bir vechi: Bizzât nazar-ı dekaik-aşinasıyla görsün.

Diğeri: Gayrın nazarıyla baksın.

"Bu hikmete binaen, cesîm ve geniş ve muhteşem bir kasrı yapmağa başladı. Şahane bir surette dairelere, menzillere taksim ederek hazinelerinin türlü türlü murassaatıyla süslendirip kendi dest-i san’atının en latif, en güzel eserleriyle zînetlendirip, fünun-u hikmetinin en incelikleriyle tanzim edip düzelterek ve ulûmunun âsâr-ı mu’cizekâraneleriyle donatarak tekmil ettikten sonra, herbir taam ve nimetlerinin bütün çeşitlerinde en lezizlerini câmî sofralar o sarayda kurdu...

“İşte o saray, şu âlemdir ki, tavanı tebessüm eden yıldızlarla tenvir edilmiş gök yüzüdür. Tabanı ise, şarktan garba gûna-gûn çiçeklerle süslendirilmiş yeryüzüdür. O Melik ise, ezel ebed sultanı olan bir Zât-ı Mukaddes’tir ki, yedi kat semavat ve arz ve içlerinde olan herşey, kendilerine mahsus lisanlarla o zâtı takdis edip tesbih ediyorlar. Hem öyle bir Melik-i Kadîr ki, semavat ve arzı altı günde yaratarak arş-ı rububiyetinde durup; gece ve gündüzü, siyah ve beyaz iki hat gibi birbiri arkası sıra döndürüp, kâinat sahifesinde âyâtını yazan; ve Güneş, Ay, yıldızlar emrine musahhar zîhaşmet ve zîkudret sahibidir...

“Şimdi hayatının sırr-ı hakîkatı şudur ki: Tecelli-i Ehadiyete, cilve-i Samediyete âyineliktir. Yani bütün âleme tecelli eden esmanın nokta-i mihrakıyesi hükmünde bir câmiiyetle Zât-ı Ehad-i Samed’e âyineliktir...

“İşte, ey nefsim! Hayatının böyle ulvî gayata müteveccih olduğu ve şöyle kıymetli hazineleri câmi’ olduğu halde, hiç akıl ve insafa lâyık mıdır ki: Hiç-ender-hiç olan muvakkat huzuzat-ı nefsaniyeye, geçici lezaiz-i dünyeviyeye sarfedip zayi’ edersin! Eğer zayi’ etmemek istersen, geçen temsil ve hakikata remzeden

وَالشَّمْسِ وَضُحَيهَا * وَالْقَمَرِإِذَا تَلَيهَا *...

sûresindeki kasem ve cevab-ı kasemi düşünüp amel et.” (S., On Birinci Söz, s.120, 123, 129)}

قَدْ اَفْلَحَ مَنْ زَكّٰيهَاۙ ۬﴿٩﴾

وَقَدْ خَابَ مَنْ دَسّٰيهَاۜ﴿٠١﴾

9, 10. Gerçekten onu (nefsini) temizleyen iflah oldu. Gerçekten onu günaha gömen de ziyan etti.