اِنَّ الْمُنَافِق۪ينَ فِى الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّارِۚ وَلَنْ تَجِدَ لَهُمْ نَص۪يرًاۙ﴿٥٤١﴾

145. Şüphesiz münafıklar, cehennemin en alt katındadır. Sen onlar için asla bir yardımcı bulamazsın.

{

اِنَّ المُنافِقينَ فى الدَّرْكِ الْاَسْفَلِ مِنَ النَّار

cifir ve ebced hesabiyle, tam tamına nifakın dört mertebesinin tarihlerine tevafuk ile parmak basıyor. Şöyle ki: Şeddeler sayılır, eğer okunmayan hemzeler ve “Fî” deki okunmayan “Ye” sayılmazsa, tam tamına 1362 ederek bu seneye parmak basar...(EL-I., s.35. Ayrıca bk. HŞ., Üçüncü Kelime, s.45; L., On Üçüncü Lem’a, s.80)}

اِلَّا الَّذ۪ينَ تَابُوا وَاَصْلَحُوا وَاعْتَصَمُوا بِاللّٰهِ وَاَخْلَصُوا د۪ينَهُمْ لِلّٰهِ فَاُو۬لٰٓئِكَ مَعَ الْمُؤْمِن۪ينَۜ وَسَوْفَ يُؤْتِ اللّٰهُ الْمُؤْمِن۪ينَ اَجْرًا عَظ۪يمًا﴿٦٤١﴾

146. Ancak tövbe edip kendilerini ıslah edenler, Allah’a sımsıkı sarılanlar ve dinlerini Allah’a has kılanlar (samimi olanlar) hariç. İşte onlar müminlerle beraberdirler. Allah onlara, yakında büyük bir mükâfat verecektir.

{“İbadetin ruhu, ihlâsdır. İhlas ise, yapılan ibadetin yalnız emredildiği için yapılmasıdır. Eğer başka bir hikmet ve bir faide ibadete illet gösterilse, o ibadet bâtıldır. Faideler, hikmetler yalnız müreccih olabilirler, illet olamazlar.” (İİ., İbadetin Hakikatı, s.85)

“Medâr-ı necat ve halâs, yalnız ihlâstır. İhlası kazanmak çok mühimdir. Bir zerre ihlaslı amel, batmanlarla hâlis olmayana müreccahtır. İhlası kazandıran harekâtındaki sebebi, sırf bir emr-i İlahî ve neticesi rıza-yı İlahî olduğunu düşünmeli ve vazife-i İlâhiyeye karışmamalı.” (L., On Yedinci Lem’a, On Üçüncü Nota, s.133. Ayrıca bk. L., Yirmi Birinci Lem’a, s.159)}

مَا يَفْعَلُ اللّٰهُ بِعَذَابِكُمْ اِنْ شَكَرْتُمْ وَاٰمَنْتُمْۜ وَكَانَ اللّٰهُ شَاكِرًا عَل۪يمًا﴿٧٤١﴾

147. Eğer şükreder ve O’na inanırsanız, Allah size niçin azap etsin! Allah şükre karşılık veren, her şeyi çok iyi bilendir.

لَايُحِبُّ اللّٰهُ الْجَهْرَ بِالسُّٓوءِ مِنَ الْقَوْلِ اِلَّا مَنْ ظُلِمَۜ وَكَانَ اللّٰهُ سَم۪يعًا عَل۪يمًا﴿٨٤١﴾

148. Allah kötü sözün açıkça söylenmesini sevmez; ancak haksızlığa uğrayan hariç. Allah hakkıyle işiten, kemaliyle bilendir.

يَٓااَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمْ بُرْهَانٌ مِنْ رَبِّكُمْ وَاَنْزَلْنَٓا اِلَيْكُمْ نُورًا مُب۪ينًا﴿٤٧١﴾

174. Ey insanlar! Size Rabbinizden bir delil (Hz. Muhammed) gelmiştir ve size apaçık bir nur (Kur’an-ı Kerîm) indirmişizdir.

فَاَمَّا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا بِاللّٰهِ وَاعْتَصَمُوا بِه۪ فَسَيُدْخِلُهُمْ ف۪ى رَحْمَةٍ مِنْهُ وَفَضْلٍۙ وَيَهْد۪يهِمْ اِلَيْهِ صِرَاطًا مُسْتَق۪يمًاۜ﴿٥٧١﴾

175. Allah’a iman edip O’na sımsıkı sarılanlara gelince, Allah onları rahmet ve lütfuna girdirecek ve onları kendi doğru yoluna iletecektir.

مِن ْسُورَةُ الْمَآئِدَةِ

5. MAİDE SÛRESİ’NDEN

قَدْ جَٓاءَكُمْ مِنَ اللّٰهِ نُورٌ وَكِتَابٌ مُب۪ينٌۙ﴿﴾

(-)15. ... Size Allah’tan bir nur ve apaçık bir kitap da gelmiştir.

{Not: Bu âyet-i kerimenin tamamı değil, bir kısmı alınmıştır.(MB.)}

{“Hem o Kur’an, bilbedâhe mahz-ı hidayettir. Çünki onun muhalifi, bilmüşahede küfrün dalaletidir. Hem bizzarure Kur’an envâr-ı imaniyenin madenidir. Elbette envâr-ı imaniyenin aksi, zulümattır.(…) Hem Kur’an; bil’ayn ve şüphesiz, saadet-i dâreyne îsâl eder, beşeri ona sevkeder. Kimin şüphesi varsa, bir def’a Kur’anı okusun ve dinlesin ne diyor...” (M., On Dokuzuncu Mektub, On Sekizinci Nükteli İşaret, s.189)

“KUR’AN, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyyesi..(…) Ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi.. ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetin mâ ve ziyası.. ve nev’-i beşerin hikmet-i hakikiyesi.. ve insaniyeti saadete sevkeden hakikî mürşidi ve hâdîsi… ve insana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hacat-ı manevi-yesine merci’ olacak çok kitabları tazammun eden tek, câmi’ bir KİTAB-I MUKADDES’tir.” (S., Yirmi Beşinci Söz, s.366. Ayrıca bk. Bakara Sûresi 2. âyet açıklaması, s.2; Ş., Birinci Şua, s.703)}

يَهْد۪ى بِهِ اللّٰهُ مَنِ اتَّبَعَ رِضْوَانَهُ سُبُلَ السَّلَامِ وَيُخْرِجُهُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِ بِاِذْنِه۪ وَيَهْد۪يهِمْ اِلٰى صِرَاطٍ مُسْتَق۪يمٍ﴿٦١﴾

16. Allah onun sayesinde, rızasına uyanları selamet yollarına iletir ve onları izni ile karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve onları doğru yola iletir.

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا عَلَيْكُمْ اَنْفُسَكُمْۚ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْۜ اِلَى اللّٰهِ مَرْجِعُكُمْ جَم۪يعًا فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَ﴿٥٠١﴾

105. Ey iman edenler! Siz kendinize bakın. Siz doğru yolu bulduğunuz zaman, sapanlar size zarar vermezler. Hepinizin dönüşü Allah’adır; o zaman yaptıklarınızı size haber verir.

{“Bu âyet

لَايَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذاَ آهْتَدَيْتُم

ve usûl-ü İslâmiyetin ehemmiyetli bir düsturu olan

اَلرَّاضِى بِالضَّرَرِ لَا يُنْظَرُ لَهُ

Yani: ‘Başkasının dalaleti sizin hidayetinize zarar etmez. Sizler lüzumsuz onların dalaletleriyle meşgul olmazsanız.’ Düsturun manası: ‘Zarara kendi razı olanın lehinde bakılmaz, ona şefkat edip acınmaz.’ Madem bu âyet ve bu düstur bizi, zarara bilerek razı olanlara acımaktan men’ediyor; biz de bütün kuvvetimiz ve merakımızla vaktimizi kudsî vazifeye hasretmeliyiz. Onun haricindekileri malayani bilip, vaktimizi zayi’ etmemeliyiz. Çünki elimizde nur var; topuz yoktur. Biz tecavüz edemeyiz. Bize tecavüz edilse, nur gösteririz. Vaziyetimiz bir nevi nûrâni müdafadır.” (EL-I., s.44. Ayrıca bk. Mnz., Zindan-ı Atâlete Düştüğümüzün Sebebi Nedir?)}