اَفَبِعَذَابِنَا يَسْتَعْجِلُونَ﴿٦٧١﴾

176. Azabımızı mı acele istiyorlar?

فَاِذَا نَزَلَ بِسَاحَتِهِمْ فَسَٓاءَ صَبَاحُ الْمُنْذَر۪ينَ﴿٧٧١﴾

177. O (azap) meydanlarına inince, uyarılanların sabahı ne kötüdür!

وَتَوَلَّ عَنْهُمْ حَتّٰى ح۪ينٍۙ﴿٨٧١﴾

178. Sen bir süreye kadar onlardan yüz çevir.

وَاَبْصِرْ فَسَوْفَ يُبْصِرُونَ﴿٩٧١﴾

179. (Başlarına gelecek olanı) gör; ileride onlar da görecekler.

سُبْحَانَ رَبِّكَ رَبِّ الْعِزَّةِ عَمَّا يَصِفُونَۚ﴿٠٨١﴾

180. Senin Rabbin, galipliğin Rabbi, onların niteledikleri şeyden münezzehtir.

وَسَلَامٌ عَلَى الْمُرْسَل۪ينَۚ﴿١٨١﴾

181. Gönderilmiş (peygamber)lere selam olsun.

وَالْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴿٢٨١﴾

182. Ve âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun!

{“Hz.Ali (ra)’dan rivâyet edilmiştir ki: ‘Her kim kıyâmet günü, amellere verilen mükâfatlardan tam ölçekle sevinmeyi isterse, bulunduğu meclisten kalkacağı zaman son sözü, bu üç âyet-i celîleyi (Saffat Suresi:180, 181 ve 182. âyetleri) okumak olsun!” (KMM., Sâffât Sûresi 182.âyet açıklaması, s.451)}

مِنْ سُورَةُ صٓ

38. SAD SÛRESİ’NDEN

وَمَا خَلَقْنَا السَّمَٓاءَ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا بَاطِلاًۜ ذٰلِكَ ظَنُّ الَّذ۪ينَ كَفَرُواۚ فَوَيْلٌ لِلَّذ۪ينَ كَفَرُوا مِنَ النَّارِۜ﴿٧٢﴾

27. Biz göğü, yeri ve ikisinin arasındakileri boşuna yaratmadık. Bu, kâfirlerin zannıdır. Kâfirlere ateşten dolayı yazıklar olsun!

{“Bu masnuata, hususan hayvanata ve nebatata bakıyoruz, görüyoruz ki: Kasd ve iradeyi gösteren ve ilim ve hikmeti bildiren daimî bir tezyin, bir süslemek ve tesadüfe hamli imkânsız bir tanzim, bir güzelleştirmek hükmediyor. Hem kendi san’atını beğendirmek ve nazar-ı dikkati celbetmek ve masnuunu ve seyircilerini memnun etmek için her şeyde öyle bir nazik san’at ve ince hikmet ve âlî zînet ve şefkatli bir tertib ve tatlı vaziyet görünüyor; bedahet derecesinde anlaşılır ki, kendini zîşuurlara bildirmek ve tanıttırmak isteyen perde-i gayb arkasında öyle bir san’atkâr var ki, herbir san’atıyla çok hünerlerini ve kemalâtını teşhir ile kendini sevdirmek ve medh ü senasını ettirmek ister.” (Ş., Dördüncü Şua, Altıncı Mertebe-i Nuriye-i Hasbiye, Üçüncü Bürhan, s.79)

“Evet bu kâinatın Sâni’-i Hayy-u Kayyum’u bu kadar hadsiz enva’-ı nimetiyle kendini zîhayatlara bildirip sevdirdiğine mukabil, elbette zîhayatlardan o nimetlere karşı teşekkür ve sevdirmesine mukabil sevmelerini ve kıymetdar san’atlarına mukabil medh ü sena etmelerini ve evamir-i Rabbaniyesine karşı itaat ve ubudiyetle mukabele edilmelerini ister.”

“İşte bu sırr-ı rububiyete göre teşekkür ve ubudiyet, bütün enva’-ı hayatın ve dolayısıyla bütün kâinatın en ehemmiyetli gayesi olduğundandır ki, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan pek çok hararetle ve şiddetle ve halâvetle şükür ve ibadete sevkediyor. Ve ibadet Cenab-ı Hakk’a mahsus ve şükür ona lâyık ve hamd ona hastır diye çok tekrar ile beyan ediyor.” (L., Otuzuncu Lem’a, Beşinci Nükte, Üçüncü Remiz, s.332. Ayrıca bk. L., Otuzuncu Lem’a Altıncı Nükte, s.356; S., Lemeat, s.695; M., Yirminci Mektub, Beşinci Kelime, s.237)}

اَمْ نَجْعَلُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ كَالْمُفْسِد۪ينَ فِى الْاَرْضِۘ اَمْ نَجْعَلُ الْمُتَّق۪ينَ كَالْفُجَّارِ﴿٨٢﴾

28. Yoksa biz, iman edip iyi şeyler yapanları, yeryüzünde bozguncular gibi kılar mıyız? Yahut, takva sahiplerini kötüler gibi kılar mıyız?

كِتَابٌ اَنْزَلْنَاهُ اِلَيْكَ مُبَارَكٌ لِيَدَّبَّرُٓوا اٰيَاتِه۪ وَلِيَتَذَكَّرَ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ﴿٩٢﴾

29. (Bu), âyetlerini iyice düşünsünler ve saf akıl sahipleri de öğüt alsınlar diye, sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır.

قَالَ فَالْحَقُّۘ وَالْحَقَّ اَقُولُۚ﴿٤٨﴾

84. (Allah) buyurdu: “İşte bu gerçek. Ben de gerçeği söylerim.”

َلَامْلَئَنَّ جَهَنَّمَ مِنْكَ وَمِمَّنْ تَبِعَكَ مِنْهُمْ اَجْمَع۪ينَ﴿٥٨﴾

85. “Cehennemi senden ve onların içinden sana tabi olanlardan elbette kesinlikle dolduracağım.”

قُلْ مَٓا اَسْئَلُكُمْ عَلَيْهِ مِنْ اَجْرٍ وَمَٓا اَنَا۬ مِنَ الْمُتَكَلِّف۪ينَ﴿٦٨﴾

86. (Ey Muhammed) de ki: “Sizden buna karşı bir ücret istemiyorum. Ve ben zorlananlardan (zoraki davrananlardan) değilim.

{“İşte bak: Şu cezire-i vâsiada vahşî ve âdetlerine mutaassıb ve inatçı muhtelif akvamı, ne çabuk âdât ve ahlâk-ı seyyie-i vahşiyanelerini def’aten kal’ ve ref’ ederek bütün ahlâk-ı hasene ile techiz edip bütün âleme muallim ve medenî ümeme üstad eyledi. Bak! Değil zahirî bir tasallut, belki akılları, ruhları, kalbleri, nefisleri fetih ve teshir ediyor. Mahbub-u kulûb, muallim-i ukûl, mürebbi-i nüfûs, sultan-ı ervah oldu.”

“Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, küçük bir kavimde büyük bir hâkim, büyük bir himmetle ancak daimî kaldırabilir. Halbuki bak bu zât, büyük ve çok âdetleri; hem inadçı, mutaassıb büyük kavimlerden, zahirî küçük bir kuvvetle, küçük bir himmetle, az bir zamanda ref’edip yerlerine öyle secaya-yı âliyeyi ki, dem ve damarlarına karışmış derecede sabit olarak vaz’ ve tesbit eyliyor. Bunun gibi daha pek çok hârika icraatı yapıyor. İşte şu Asr-ı Saadeti görmeyenlere, Ceziret-ül Arab’ı gözlerine sokuyoruz. Haydi yüzer feylesofu alsınlar, oraya gitsinler. Yüz sene çalışsınlar. O Zâtın, o zamana nisbeten bir senede yaptığının yüzden birisini acaba yapabilirler mi?” (S., On Dokuzuncu Söz, Yedi ve Sekizinci Reşha, s.237)}

اِنْ هُوَ اِلَّا ذِكْرٌ لِلْعَالَم۪ينَ﴿٧٨﴾

87. “Bu (Kur’an), ancak âlemler için bir öğüttür.

{“Kur’anın mânaları, dağ gibi akılları işba’ ettiği gibi, sinek gibi küçücük basit akılları dahi aynı sözlerle talim eder, tatmin eder. Zira Kur’an, bütün ins ü cinnin bütün tabakalarını imana davet eder. Hem umumuna imanın ulûmunu talim eder, isbat eder. Öyle ise, avamın en ümmisi havassın en ehassına omuz omuza, diz dize verip beraber ders-i Kur’anîyi dinleyip istifade edecekler. Demek Kur’an-ı Kerim, öyle bir maide-i Semâviyyedir ki; binler muhtelif tabakada olan efkâr ve ukûl ve kulûb ve ervah, o sofradan gıdalarını buluyorlar, müştehiyyâtını alıyorlar. Arzuları yerine gelir. Hattâ pekçok kapıları kapalı kalıp, istikbalde geleceklere bırakılmıştır.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, s.390)

“... Kur’an, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi.. ve âyât-i tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi.. ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri… (…) Ve şu âlem-i insaniyetin mürebbisi.. ve insaniyet-i kübra olan İslâmiyetin mâ ve ziyası.. ve nev’-i beşerin hikmet-i hakikiyesi.. ve insaniyeti saadete sevkeden hakikî mürşidi ve hâdîsi… ve insana hem bir kitab-ı şeriat, hem bir kitab-ı dua, hem bir kitab-ı hikmet, hem bir kitab-ı ubudiyet, hem bir kitab-ı emir ve davet, hem bir kitab-ı zikir, hem bir kitab-ı fikir, hem bütün insanın bütün hacat-ı maneviyesine merci’ olacak çok kitabları tazammun eden tek, câmi’ bir KİTAB-I MUKADDES’TİR. (S., Yirmi Beşinci Söz, , s.366)}

وَلَتَعْلَمُنَّ نَبَاَهُ بَعْدَ ح۪ينٍ﴿٨٨﴾

88. “Onun haberini, elbette bir zaman sonra kesinlikle bileceksiniz.”

مِنْ سُورَةُ الزُّمَرِ

39. ZÜMER SÛRESİ’NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.