رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ وَمَا بَيْنَهُمَاۙ الرَّحْمٰنِ لَايَمْلِكُونَ مِنْهُ خِطَابًاۙ﴿٧٣﴾

37. O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rahman Rabbidir. (O gün) O’na hitab etmeğe muktedir olamazlar.

{“Meselâ, Küre-i Arz ehl-i hikmet nazariyle bakılsa hakikatı şudur ki: Güneş etrafında mutavassıt bir seyyare gibi hadsiz yıldızlar içinde döner. Yıldızlara nisbeten küçük bir mahluk. Fakat ehl-i Kur’an nazarıyla bakıldığı vakit -Onbeşinci Söz’de izah edildiği gibi- hakikatı şöyledir ki: Semere-i âlem olan insan; en câmi’, en bedî’ ve en âciz, en aziz, en zaîf, en latif bir mu’cize-i kudret olduğundan, beşik ve meskeni olan zemin; semaya nisbeten maddeten küçüklüğüyle ve hakaretiyle beraber manen ve san’aten bütün kâinatın kalbi, merkezi.. bütün mu’cizat-ı san’atının meşheri, sergisi.. bütün tecelliyat-ı esmasının mazharı, nokta-i mihrakıyesi.. nihayetsiz faaliyet-i Rabbaniyenin mahşeri, ma’kesi.. hadsiz hallakıyet-i İlahiyenin hususan nebatat ve hayvanatın kesretli enva’-ı sagiresinden cevvadane icadın medarı, çarşısı ve pek geniş âhiret âlemlerindeki masnuatın küçük mikyasta nümunegâhı ve mensucat-ı ebediyenin sür’atle işleyen tezgâhı ve menazır-ı sermediyenin çabuk değişen taklidgâhı ve besatîn-i daimenin tohumcuklarına sür’atle sünbüllenen dar ve muvakkat mezraası ve terbiyegâhı olmuştur.”

“İşte Arzın bu azamet-i maneviyesinden ve ehemmiyet-i san’aviyesindendir ki, Kur’an-ı Hakîm; semavata nisbeten büyük bir ağacın küçük bir meyvesi hükmünde olan Arzı, bütün semavata karşı küçücük kalbi, büyük kalıba mukabil tutmak gibi denk tutuyor. Onu bir kefede, bütün semâvâtı bir kefede koyuyor, mükerreren

رَبُّ السَّمَوَاتِ وَالْاَرْضِ

diyor.” (S., Yirmi Dördüncü Söz, Üçüncü Dal, On İkinci Asıl, s.351. Ayrıca bk. S., Onuncu Söz, Zeylin Birinci Parçası, s.102)}


يَوْمَ يَقُومُ الرُّوحُ وَالْمَلٰٓئِكَةُ صَفًّاۜ لَايَتَكَلَّمُونَ اِلَّا مَنْ اَذِنَ لَهُ الرَّحْمٰنُ وَقَالَ صَوَابًا﴿٨٣﴾

38. O günde, Ruh (Cebrail) ve melekler saf saf dururlar. Konuşmazlar, ancak Rahman’ın izin verip de doğru diyen müstesna.

ذٰلِكَ الْيَوْمُ الْحَقُّ ۚ فَمَنْ شَٓاءَ اتَّخَذَ اِلٰى رَبِّه۪ مَاٰبًا﴿٩٣﴾

39. İşte bu, o hak gündür. Artık kim dilerse, Rabbine varan bir yol edinir.

اِنَّٓا اَنْذَرْنَاكُمْ عَذَابًا قَر۪يبًاۚ يَوْمَ يَنْظُرُ الْمَرْءُ مَا قَدَّمَتْ يَدَاهُ وَيَقُولُ الْكَافِرُ يَالَيْتَن۪ى كُنْتُ تُرَابًا﴿٠٤﴾

40. Gerçekten biz, sizi yakın bir azapla uyardık. O günde kişi iki elinin önceden yaptığına bakar ve kafir: “Ah keşke, toprak olsaydım!” der.

سُورَةُ النَّازِعَاتِ

79. NAZİAT SÛRESİ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

وَالنَّازِعَاتِ غَرْقًاۙ﴿١﴾

وَالنَّاشِطَاتِ نَشْطًاۙ﴿٢﴾

وَالسَّابِحَاتِ سَبْحًاۙ﴿٣﴾

فَالسَّابِقَاتِ سَبْقًاۙ﴿٤﴾

فَالْمُدَبِّرَاتِ اَمْرًاۢ﴿٥﴾

يَوْمَ تَرْجُفُ الرَّاجِفَةُۙ﴿٦﴾

تَتْبَعُهَا الرَّادِفَةُۜ﴿٧﴾

1-7. Andolsun; şiddetle söküp çıkaranlara, yavaşça çekenlere, yüzdükçe yüzenlere, koşarak götürenlere, işi idare edenlere ki; O günde sarsan sarsar, onu arkadan gelen izler.

{“Melâike, insan gibi bir sûrete inhisar etmez; müşahhas iken, bir küllî hükmündedir. Hazret-i Azrail Aleyhisselâm, kabz-ı ervaha müekkel olan melaikelerin nâzırıdır. ‘Her ölünün ruhunu, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm mı bizzât kabzediyor? Yoksa aveneleri mi kabzediyorlar?’ Bu hususta üç meslek var:”

“Birinci Meslek: Azrail Aleyhisselâm, herkesin ruhunu kabzeder. Bir iş bir işe mani olmaz, çünki nuranîdir. Nuranî bir şey, hadsiz âyineler vasıtasıyla hadsiz yerlerde bizzât bulunabilir ve temessül eder. Nuranînin temessülâtı, o nuranî zâtın hâssasına mâliktir; onun aynı sayılır, gayri değildir...

“İkinci meslek odur ki: Hazret-i Cebrail, Mikâil, Azrail gibi melaike-i izam, birer nâzır-ı umumî hükmünde.. kendi nevilerinden ve kendilerine benzer küçük tarzda aveneleri vardır. Ve o muavinler, envâ’ı mahlûkata göre ayrı ayrıdırlar. Sulehanın ervahını kabzeden başkadır, ehl-i şekavetin ervahını kabzeden yine başkadır. Nasıl ki

وَالنَّازِعَتِ غَرْقًا*وَالنَّاشِطَاتِ نَشْتًا

“Üçüncü Meslek:...Bazı melâikeler var ki, kırkbin başı var. Her başında, kırkbin dili var -Demek, seksen bin gözü var-(…) İşte bu mesleğe binaen, Hazret-i Azrail Aleyhisselâm’ın, her ferde müteveccih bir yüzü ve bakar bir gözü vardır…” (M., Yirmi Sekizinci Mektub, İkinci Mes’ele, s.351)

“Meleklerin bir kısmı âbiddirler, diğer bir kısmının ubudiyetleri ameldedir. Melaike-i arziyenin amele kısmı bir nevi insan gibidir. Tabir caiz ise, bir nevi çobanlık ederler. Bir nevi de çiftçilik ederler. Yani rûy-i zemin, umumî bir mezraadır. İçindeki bütün hayvanatın taifelerine Hâlık-ı Zülcelal’in emriyle, izniyle, hesabıyla, havl ve kuvvetiyle bir melek-i müekkel nezaret eder. Ondan daha küçük herbir nevi hayvanata mahsus bir nevi çobanlık edecek bir melaike-i müekkel var. Hem de rûy-i zemin bir tarladır, umum nebatat onun içinde ekilir. Umumuna Cenab-ı Hakk’ın namıyla, kuvvetiyle nezaret edecek müekkel bir melek vardır. Ondan daha aşağı bir melek, bir taife-i mahsusaya nezaret etmekle Cenab-ı Hakk’a ibadet ve tesbih eden melekler var. Rezzakıyet arşının hamelesinden olan Hazret-i Mîkâil Aleyhisselâm şunların en büyük nâzırlarıdırlar.” (S., Yirmi Dördüncü Söz, Dördüncü Dal, Birinci Kısım, s.353)}


قُلُوبٌ يَوْمَئِذٍ وَاجِفَةٌۙ﴿٨﴾

اَبْصَارُهَا خَاشِعَةٌۢ﴿٩﴾

يَقُولُونَ ءَاِنَّا لَمَرْدُودُونَ فِى الْحَافِرَةِۜ﴿٠١﴾

ءَاِذَا كُنَّا عِظَامًا نَخِرَةًۜ﴿١١﴾

8-11. O gün kalpler titremektedir. Gözleri yerdedir. “Çürümüş kemikler olduğumuz zaman mı? Biz mi gerçekten eski hale döndürüleceğiz?” derler.

{“Kezalik, birbiriyle ülfet peyda eden ve herbirisi yerini tanıyan ve bir derece yontulmuş taşlar gibi kesb-i letafet eden bedenin zerratı, ölüm ile dağıldıktan sonra, haşirde Hâlık’ın izniyle, İsrafil’in borusuyla o zerrat-ı asliye ve esasiye içtimaa davet edildikleri zaman, pek kolay içtima ederler ve beden-i insanîyi yine eskisi gibi teşkil ederler. Maahaza kudret-i ezeliyeye nisbeten en büyük, en küçük gibidir; hiçbir şey O kudrete ağır gelemez.” (İİ., Delâil-i Haşr, s.57. Ayrıca bk. Yasin Sûresi 79. âyet açıklaması, s.83)}

قَالُوا تِلْكَ اِذًا كَرَّةٌ خَاسِرَةٌۢ﴿٢١﴾

12. Dediler: “O takdirde işte bu, ziyanlı bir dönüştür.

فَاِنَّمَا هِىَ زَجْرَةٌ وَاحِدَةٌۙ﴿٣١﴾

فَاِذَا هُمْ بِالسَّاهِرَةِۜ﴿٤١﴾

13, 14. O ancak bir tek haykırıştır. Bakarsın ki onlar toprağın üstündeler.

هَلْ اَتٰيكَ حَد۪يثُ مُوسٰىۢ﴿٥١﴾

اِذْ نَادٰيهُ رَبُّهُ بِالْوَادِ الْمُقَدَّسِ طُوًىۚ﴿٦١﴾

اِذْهَبْ اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۘ﴿٧١﴾

فَقُلْ هَلْ لَكَ اِلٰٓى اَنْ تَزَكّٰىۙ﴿٨١﴾

وَاَهْدِيَكَ اِلٰى رَبِّكَ فَتَخْشٰىۚ﴿٩١﴾

15-19. (Resul’üm!) Sana Musa’nın sözü geldi mi? Hani, Rabbi ona Kutsal Tuva vadisinde; “Firavun’a git, çünkü o azdı!” diye seslenmişti. Ona “(Günahlardan) temizlenmene var mısın? Seni Rabbine hidayet edeyim mi, (O’ndan) korkasın!” de.

فَاَرٰيهُ اْلاٰيَةَ الْكُبْرٰىۘ﴿٠٢﴾

فَكَذَّبَ وَعَصٰىۘ﴿١٢﴾

ثُمَّ اَدْبَرَ يَسْعٰىۘ﴿٢٢﴾

فَحَشَرَ فَنَادٰىۘ﴿٣٢﴾

فَقَالَ اَنَ۬ا رَبُّكُمُ الْاَعْلٰىۘ﴿٤٢﴾

20-24. (Musa) Ona en büyük mucizeyi gösterdi. O da, yalanladı ve isyan etti. Sonra koşarak arkasını döndü. (Adamlarını) topladı da seslendi: “Sizin en yüce Rabbiniz benim!” dedi.