وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُوا لَا تَاْت۪ينَا السَّاعَةُۜ قُلْ بَلٰى وَرَبّ۪ى لَتَاْتِيَنَّكُمْ عَالِمِ الْغَيْبِۚ لَايَعْزُبُ عَنْهُ مِثْقَالُ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ وَلَٓا اَصْغَرُ مِنْ ذٰلِكَ وَلَٓا اَكْبَرُ اِلَّا ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍۙ﴿٣﴾

Kâfirler: “Bize kıyamet gelmez!” dediler. De ki: “Hayır, görünmeyeni bilen Rabbime yemin ederim ki, o size elbette gelecektir. Ne göklerde, ne de yerde zerre ağırlığı(nda bir şey) O’ndan kaçmaz. Bundan küçük ve de bundan büyük ne varsa, ancak apaçık bir kitaptadır."

{

مِنْ ذَلِكَ وَلآاَكْبَرُ اِلَّا فِى كِتَابٍ مُبِينٍ

gibi âyetlerin ifade ettikleri ki: ‘Bütün eşya, bütün ahvaliyle vücuda gelmeden ve geldikten sonra ve gittikten sonra yazılıdır; ve yazılır ve yazılıyor.’ demek olan hakikat-ı âliyesine kanaat getirmek için Nakkaş-ı Zülcelal, rûy-i zeminin sahifesinde, her mevsimde, bahusus baharda değiştirdiği nihayetsiz muntazam mahlukatın fihriste-i vücudlarını, tarihçe-i hayatlarını, desatir-i hareketlerini; çekirdeklerinde, tohumlarında, köklerinde manevî bir surette derc ve muhafaza ettiğini ve zevalden sonra semerelerinde aynen kalem-i kaderiyle, manevî bir tarzda basit tohumcuklarında yazdığını, hattâ her geçici baharda, yaş-kuru ne varsa, mahdud zerrecikler ve kemikler hükmünde olan tohumlarda, ölmüş odunlarda, kemal-i intizam ile muhafaza ettiğini nazar-ı şuhûda gösteriyoruz. Güya her bir bahar, birtek çiçek gibi, gayet muntazam ve mevzun olarak, zeminin yüzüne bir Cemîl ve Celîl’in eliyle takılıp koparılıyor; konup kaldırılıyor.” (S., On Dördüncü Söz, İkincisi, s.164. Ayrıca bk. M., Yirmi Dokuzuncu Mektub, Birinci Kısım, Dördüncü Nükte, s.391; S., Otuzuncu Söz, İkinci Maksad, s.547)}

لِيَجْزِىَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِۜ اُو۬لٰٓئِكَ لَهُمْ مَغْفِرَةٌ وَرِزْقٌ كَر۪يمٌ﴿٤﴾

(Bunu tespit ettik) ki, îman edip iyi şeyler yapanları mükafatlandırsın. İşte onlar için bir bağış ve (Cennet’te) hoş bir rızk vardır.

وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ اِبْل۪يسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ اِلَّا فَر۪يقًا مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ﴿٠٢﴾

20. Andolsun, gerçekten İblis onlar hakkındaki zannını doğruladı da, mü’minlerden bir grup hariç, ona tabi oldular.

وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ اِلَّا لِنَعْلَمَ مَنْ يُؤْمِنُ بِاْلاٰخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا ف۪ى شَكٍّۜ وَرَبُّكَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ حَف۪يظٌ۟﴿١٢﴾

21. Halbuki onun, kendileri üzerinde bir gücü yoktu; ancak bunu, ahirete iman edenle, ondan şüphe içinde olanı bilmemiz için (yaptık). Rabbin her şeyi gözetleyicidir.

{“Şeytanın vücudunda cüz’î şerler ile beraber bir çok makasıd-ı hayriye-i külliye ve kemalât-ı insaniye vardır. Evet bir çekirdekten koca bir ağaca kadar ne kadar mertebeler var; mahiyet-i insaniyedeki istidadda dahi ondan daha ziyade meratib var. Belki zerreden Şemse kadar dereceleri var. Bu istidadatın inkişafatı, elbette bir hareket ister, bir muamele iktiza eder. Ve o muameledeki terakki zenbereğinin hareketi, mücahede ile olur. O mücahede ise, şeytanların ve muzır şeylerin vücuduyla olur. Yoksa, melâikeler gibi insanların da makamı sabit kalırdı.” (L., On Üçüncü Lem’a, İkinci İşaret, s.71.)

“İşte kömür gibi olan ervâh-ı sâfileyi, elmas gibi olan ervâh-ı âliyeden temyiz ve tefrik için, şeytanların hilkatıyla ve sırr-ı teklif ve ba’s-i enbiya ile, bir meydan-ı imtihan ve tecrübe ve cihad ve müsabaka açılmış. Eğer mücahede ve müsabaka olmasaydı, maden-i insaniyetteki elmas ve kömür hükmünde olan istidadlar, beraber kalacaktı. A’lâ-yı illiyyîndeki Ebu Bekr-i Sıddık’ın ruhu, esfel-i safilîndeki Ebu Cehl’in ruhuyla bir seviyede kalacaktı. Demek şeyatîn ve şerlerin yaratılması, büyük ve küllî neticeye baktığı için icadları şer değil, çirkin değil; belki sû’-i istimalattan ve kesb denilen mübaşeret-i hususiyeden gelen şerler, çirkinlikler, kesb-i insana aittir; icad-ı İlahîye ait değildir.” (M., On İkinci Mektub, İkinci Sual, s.44)}

قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِ اللّٰهِۚ لَايَمْلِكُونَ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ فِى السَّمٰوَاتِ وَلَا فِى الْاَرْضِ وَمَالَهُمْ ف۪يهِمَا مِنْ شِرْكٍ وَمَالَهُ مِنْهُمْ مِنْ ظَه۪يرٍ﴿٢٢﴾

22. De ki: “Allah’tan başka iddia ettiklerinizi çağırın!” Onlar ne göklerde ne de yerde zerre ağırlığına sahip olmazlar. Onlar için bu ikisinde bir ortaklık yoktur ve O’nun (Allah) için de, onlardan bir arka çıkan (yardımcısı da) yoktur.

مِنْ سُورَةُ فَاطِرٍ

35. FATIR SÛRESİ’NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ فَاطِرِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ جَاعِلِ الْمَلٰٓئِكَةِ رُسُلاً اُو۬ل۪ٓى اَجْنِحَةٍ مَثْنٰى وَثُلٰثَ وَرُبَاعَۜ يَز۪يدُ فِى الْخَلْقِ مَايَشَٓاءُۜ اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ﴿١﴾

Övgü (hamd); gökleri ve yeri yaratan, melekleri ikişer, üçer ve dörder kanatlı kılan Allah’a mahsustur. Mahlukta dilediği şeyi artırır. Şüphesiz Allah, her şeye kadirdir.

{“İşte şu sûrede, ‘Semâvat ve arzın Fâtır-ı Zülcelali, semavat ve arzı öyle bir tarzda tezyin edip âsâr-ı kemalini göstermekle hadsiz seyircilerinden Fâtır’ına hadsiz medh ü senalar ettiriyor ve öyle de hadsiz nimetlerle süslendirmiş ki, sema ve zemin bütün nimetlerin ve nimetdîdelerin lisanlarıyla o Fâtır-ı Rahman’ına nihayetsiz hamd ü sitayiş ederler.’ dedikten sonra, yerin şehirleri ve memleketleri içinde Fâtır’ın verdiği cihazat ve kanatlarıyla seyr ü seyahat eden insanlarla hayvanat ve tuyur gibi; semavî saraylar olan yıldızlar ve ulvî memleketleri olan burclarda gezmek ve tayeran etmek için, o memleketin sekeneleri olan meleklerine kanat veren Zât-ı Zülcelal, elbette herşeye kadir olmak lâzım gelir. Bir sineğe, bir meyveden bir meyveye; bir serçeye, bir ağaçtan bir ağaca uçmak kanadını veren, Zühre’den Müşteri’ye, Müşteri’den Zühal’e uçacak kanatları O veriyor.” (S., Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şule, Dokuzuncu Nükte-i Belâgat, s.428)}