قُلْ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ قَدْ جَٓاءَكُمُ الْحَقُّ مِنْ رَبِّكُمْۚ فَمَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ى لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۚ وَمَٓا اَنَ۬ا عَلَيْكُمْ بِوَك۪يلٍۜ﴿٨٠١﴾

108. De ki: “Ey insanlar, muhakkak size Rabbinizden bir hak (Kur’an) geldi. Artık kim doğru yolu bulursa, ancak kendisi için bulmuş olur. Kim de saparsa, hemen ancak kendi aleyhine sapar. Ben sizin üzerinizde bir vekil değilim (sadece tebliğ etmekle memurum).”

وَاتَّبِعْ مَا يُوحٰٓى اِلَيْكَ وَاصْبِرْ حَتّٰى يَحْكُمَ اللّٰهُۚ وَهُوَ خَيْرُ الْحَاكِم۪ينَ﴿٩٠١﴾

109. (Ey Muhammed) Allah hüküm verinceye kadar, sana vahyolunana tabi ol. O, hüküm verenlerin en hayırlısıdır.

منْ سُورَةُ هُودٍ

11. HUD SÛRESİ’NDEN

وَمَا مِنْ دَٓابَّةٍ فِى الْاَرْضِ اِلَّا عَلَى اللّٰهِ رِزْقُهَا وَيَعْلَمُ مُسْتَقَرَّهَا وَمُسْتَوْدَعَهَاۜ كُلٌّ ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴿٦﴾

6. Yeryüzünde yürüyen hiçbir canlı yoktur ki rızkı Allah’ın üzerine olmasın. Allah onun duracak yerini de, emanet edilecek yerini de bilir. Çünkü (bunların) hepsi apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da) dır.

{“Fakat, rızk dediğimiz iki kısımdır: Hakikî rızk, mecazî rızk. Yani zarurî var, gayr-ı zarurî var. Âyetle taahhüd altına alınan, zarurî kısmıdır. Evet hayatı koruyacak derecede gıda veriliyor. Cisim ve bedenin semizliği ve za’fiyeti, rızkın çok ve az olduğuna bakmaz. Denizin balıklarıyla karanın patlıcanları şahiddir. Mecazî olan rızk ise, âyetin taahhüdü altında değildir. Ancak sa’y ve kesbe bağlıdır.” (MN., Katre Nükte, s.73)

“Yani, umum zemin yüzünde ve içinde ve havasında ve denizinde bütün zîhayatın ve bilhassa zîruhun ve bilhassa âciz ve zayıfların ve bilhassa yavruların, hem maddî ve midevî, hem mânevî bütün rızıklarını, şefkatkârâne, kuru ve basit bir topraktan ve câmid ve kemik gibi kuru odun parçalarından yapılan ve bilhassa en lâtifi kan ve fışkı ortasından gelen ve bir dirhem kemik gibi birtek çekirdekten yapılan binlerle okka taamların, vakti vaktine, mukannen bir surette, hiçbirini unutmayarak ve şaşırmayarak, gözümüz önünde, bir dest-i gaybî tarafından verilmesi hakikatidir. (Rahimiyyet ve Rezzakiyyet hakikati)” (Ş.,Yedinci Şua, son Dördüncü Hakikat, s.172. Ayrıca bk. L., On Dokuzuncu Lem’a, s.142; STİ., s.9)}

وَقَالَ ارْكَبُوا ف۪يهَا بِسْمِ اللّٰهِ مَجْرٰيهَا وَمُرْسٰيهَاۜ اِنَّ رَبّ۪ى لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ﴿١٤﴾

41. Nuh dedi ki: “Gemiye binin , onun yüzüp gitmesi de, durması da Allah’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim, elbette çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.”

وَهِىَ تَجْر۪ى بِهِمْ ف۪ى مَوْجٍ كَالْجِبَالِ وَنَادٰى نُوحٌ ۨابْنَهُ وَكَانَ ف۪ى مَعْزِلٍ يَا بُنَىَّ ارْكَبْ مَعَنَا وَلَا تَكُنْ مَعَ الْكَافِر۪ينَ﴿٢٤﴾

42. O (gemi), dağlar gibi dalgaların arasında onları götürüyordu. Nuh, ayrı bir yerde (gemiden uzakta) duran oğluna: “Oğulcuğum, bizimle beraber bin, kafirlerle beraber olma!” diye seslendi.

قَالَ سَاٰو۪ٓى اِلٰى جَبَلٍ يَعْصِمُن۪ى مِنَ الْمَٓاءِۜ قَالَ لَا عَاصِمَ الْيَوْمَ مِنْ اَمْرِ اللّٰهِ اِلَّا مَنْ رَحِمَۚ وَحَالَ بَيْنَهُمَا الْمَوْجُ فَكَانَ مِنَ الْمُغْرَق۪ينَ﴿٣٤﴾

43. Oğlu dedi: “Dağa sığınacağım; beni sudan korur.” Nuh da: “Bugün Allah’ın emrinden koruyacak yoktur, ancak Allah’ın esirgediği müstesna.” dedi ve aralarına dalga girdi; o da boğulanlardan oldu.

وَق۪يلَ يَٓا اَرْضُ ابْلَع۪ى مَٓاءَكِ وَيَا سَمَٓاءُ اَقْلِع۪ى وَغ۪يضَ الْمَٓاءُ وَقُضِىَ الْاَمْرُ وَاسْتَوَتْ عَلَى الْجُودِىِّ وَق۪يلَ بُعْدًا لِلْقَوْمِ الظَّالِم۪ينَ﴿٤٤﴾

44. “Ey yer (suyunu) yut, ey gök, sen de (yağmurunu) tut / kes.”, denildi. Su çekildi, iş bitirildi. Gemi Cudi (dağının) üzerinde durdu. Ve “O zalimler kavmi (topluluğu) uzak olsun!” denildi.

{“Nasıl bir harb-i umumîde bir kumandan, zaferden sonra, ateş eden bir ordusuna ‘Ateş kes!’ ve hücum eden diğer bir ordusuna ‘Dur!’ der, emreder; o anda ateş kesilir, hücum durur. ‘İş bitti, istilâ ettik, bayrağımız düşmanın merkezlerinde yüksek kalelerinin başında dikildi. Esfelü’s-sâfilîne giden o edepsiz zalimler cezalarını buldular’ der. Aynen öyle de, Padişah-ı Bîmisal, kavm-i Nuh’un mahvı için semâvat ve arza emir vermiş. Vazifelerini yaptıktan sonra, ferman ediyor: ‘Ey arz, suyunu yut. Ey semâ, dur, işin bitti.’ Su çekildi. Dağın başında memur-u İlâhînin çadır vazifesini gören gemisi kuruldu. Zalimler cezalarını buldular. İşte şu üslûbun ulviyetine bak. ‘Zemin ve gök iki muti’ asker gibi emir dinler, itaat ederler.’ diyor. İşte şu üslûb işaret eder ki, insanın isyanından kâinat kızıyor. Semavat ve Arz hiddete geliyorlar. Ve şu işaretle der ki: ‘Yer ve gök iki muti’ asker gibi emirlerine bakan bir zâta isyan edilmez, edilmemeli.’ Dehşetli bir zecri ifade eder. İşte tûfan gibi bir hâdise-i umûmiyeyi bütün netâiciyle, hakaikıyle birkaç cümlede îcazlı, i’cazlı, cemâlli, icmalli bir tarzda beyan eder.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.376. Ayrıca bk. S., Yirmi Beşinci Söz, s.430; MN., On Dördüncü Reşha, s.234)}

وَنَادٰى نُوحٌ رَبَّهُ فَقَالَ رَبِّ اِنَّ ابْن۪ى مِنْ اَهْل۪ى وَاِنَّ وَعْدَكَ الْحَقُّ وَاَنْتَ اَحْكَمُ الْحَاكِم۪ينَ﴿٥٤﴾

45. Nuh, Rabbine seslendi: “Ey Rabbim! Şüphesiz (boğulmuş olan) oğlum benim ailemdendir. Şüphesiz senin vaadin haktır. Sen hakimlerin hakimisin!”