وَالَّذ۪ينَ ف۪ٓى اَمْوَالِهِمْ حَقٌّ مَعْلُومٌۙ﴿٤٢﴾

لِلسَّٓائِلِ وَالْمَحْرُومِ۬﴿٥٢﴾

24, 25. Onlar ki, mallarında dilenci ve mahrum için belli bir hak vardır;

وَالَّذ۪ينَ يُصَدِّقُونَ بِيَوْمِ الدّ۪ينِ۬﴿٦٢﴾

وَالَّذ۪ينَ هُمْ مِنْ عَذَابِ رَبِّهِمْ مُشْفِقُونَۚ﴿٧٢﴾

اِنَّ عَذَابَ رَبِّهِمْ غَيْرُ مَاْمُونٍۚ﴿٨٢﴾

26-28. Onlar ki; ceza gününü tasdik ederler, Rablerinin azabından korkarlar ki, gerçekten Rablerinin azabı(na karşı) emin olunmaz.

وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِفُرُوجِهِمْ حَافِظُونَۙ﴿٩٢﴾

اِلَّا عَلٰٓى اَزْوَاجِهِمْ اَوْ مَا مَلَكَتْ اَيْمَانُهُمْ فَاِنَّهُمْ غَيْرُ مَلُوم۪ينَۚ﴿٠٣﴾

فَمَنِ ابْتَغٰى وَرَٓاءَ ذٰلِكَ فَاُو۬لٰٓئِكَ هُمُ الْعَادُونَۚ﴿١٣﴾

29-31. Onlar ki, namuslarını korurlar. -Ancak eşlerine yahut sağ ellerinin sahip olduğu cariyelerine (karşı müstesna)- çünkü onlar (bundan) kınanmazlar. Kim bunun ötesine geçerse, işte onlar haddi aşanlardır.

وَالَّذ۪ينَ هُمْ لِاَمَانَاتِهِمْ وَعَهْدِهِمْ رَاعُونَ۬﴿٢٣﴾

وَالَّذ۪ينَ هُمْ بِشَهَادَاتِهِمْ قَٓائِمُونَ۬﴿٣٣﴾

وَالَّذ۪ينَ هُمْ عَلٰى صَلَاتِهِمْ يُحَافِظُونَۜ﴿٤٣﴾

اُو۬لٰٓئِكَ ف۪ى جَنَّاتٍ مُكْرَمُونَۜ ۟﴿٥٣﴾

32-35. Onlar ki; emanetlerine ve sözlerine riayet ederler, şahitliklerini yerine getirirler, namazlarını muhafaza ederler. İşte onlar, cennetlerde ikram edilenlerdir.

فَلَٓا اُقْسِمُ بِرَبِّ الْمَشَارِقِ وَالْمَغَارِبِ اِنَّا لَقَادِرُونَۙ﴿٠٤﴾

عَلٰٓى اَنْ نُبَدِّلَ خَيْرًا مِنْهُمْۙ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوق۪ينَ﴿١٤﴾

40, 41. Yine hayır, doğuların ve batıların Rabbine yemin ederim ki, onların yerine kendilerinden daha hayırlısın getirmeğe biz elbette muktediriz; ve bizim önümüze de geçilemez.

فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذ۪ى يُوعَدُونَۙ﴿٢٤﴾

يَوْمَ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ سِرَاعًا كَاَنَّهُمْ اِلٰى نُصُبٍ يُوفِضُونَۙ﴿٣٤﴾

خَاشِعَةً اَبْصَارُهُمْ تَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌۜ ذٰلِكَ الْيَوْمُ الَّذ۪ى كَانُوا يُوعَدُونَ﴿٤٤﴾

42-44. Öyleyse bırak onları, tehdit edildikleri günlerine kavuşmalarına dek, dalsınlar ve oynasınlar. O günde kabirlerden hızlıca çıkarlar; gözleri yerde, onları bir horluk bürümüş olarak, sanki dikili şeye (hedefe) hızla koşuyorlar gibi. İşte bu, tehdit edildikleri gündür.

{“Şimdi hiç mümkün müdür ki, böyle en küçük bir mahlukun, en küçük bir hacetinin imdadına koşan bir adalet ve hikmet; insan gibi en büyük bir mahlukun beka gibi en büyük bir hacetini mühmel bıraksın? En büyük istimdadını ve en büyük sualini cevapsız bıraksın.(…) Belki bir Mahkeme-i Kübrâya bırakılıyor. Zira hakikî adalet ister ki: Şu küçücük insan, şu küçüklüğü nisbetinde değil, belki cinayetinin büyüklüğü, mahiyetinin ehemmiyeti ve vazifesinin azameti nisbetinde mükâfat ve mücazat görsün. Madem şu fâni, geçici dünya; ebed için halk olunan insan hususunda öyle bir adalet ve hikmete mazhariyetten çok uzaktır. Elbette âdil olan o Zât-ı Celil-i Zülcemal’in ve Hakîm olan o Zât-ı Cemil-i Zülcelal’in daimî bir Cehennem’i ve ebedî bir Cennet’i bulunacaktır.”

“Acaba hiç kabil midir ki: İnsan, hilâfet ve emanetle mükerrem olsun, Rububiyetin külliyat-ı şuununa şahid olarak kesret dairelerinde, Vahdaniyet-i İlahiyenin dellâllığını ilân etmekle, ekser mevcudatın tesbihat ve ibadetlerine müdahale edip zabitlik ve müşahidlik derecesine çıksın da sonra kabre gidip, rahatla yatsın ve uyandırılmasın? Küçük büyük her amellerinden sual edilmesin? Mahşere gidip Mahkeme-i Kübrayı görmesin! Hayır ve asla!..” (S., Onuncu Söz, Üçüncü ve Yedinci Hakikat, s.67 ve 78)}

مِنْ سُورَةُ نُوحٍ

71. NUH SÛRESİ’NDEN

مَالَكُمْ لَاتَرْجُونَ لِلّٰهِ وَقَارًاۚ﴿٣١﴾

13. “Size ne oluyor da, Allah’a büyüklüğü yakıştıramıyorsunuz?”

وَقَدْ خَلَقَكُمْ اَطْوَارًا﴿٤١﴾

14. “O ki sizi gerçekten aşama aşama yarattı.

{“Mü’minun Suresi: 12. Andolsun, gerçekten insanı çamurdan bir hulasadan (özden) yarattık. 13. Sonra onu çok sağlam bir karargahta bir meni kıldık. 14. Sonra o meniyi kan pıhtısı yarattık; derken kan pıhtısını bir çiğnem et; derken bir çiğnem eti kemikler yarattık (yaptık). Kemiklere de et giydirdik. Sonra onu başka bir yaratılışla inşa ettik. Yaratanların en güzeli Allah çok yücedir!” (Mü’minun Sûresi 12-14. âyetler meali, s.53. Ayrıca bk. Hac Sûresi 5. âyet meali ve açıklaması, s.49; İİ., Delâil-i Haşr, s.53 ve 56)}

اَلَمْ تَرَوْا كَيْفَ خَلَقَ اللّٰهُ سَبْعَ سَمٰوَاتٍ طِبَاقًاۙ﴿٥١﴾

15. Görmedin mi, Allah yedi gökleri kat kat nasıl yarattı?

وَجَعَلَ الْقَمَرَ ف۪يهِنَّ نُورًا وَجَعَلَ الشَّمْسَ سِرَاجًا﴿٦١﴾

16. Onlar (içinde)da Ay’ı bir nur, Güneşi de bir lamba kıldı.

{“Yâni, lâmba tâbiriyle şöyle bir üslûba pencere açar ki: Şu âlem bir saray ve içinde olan eşya ise insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenat ve mat’umat ve levazımat olduğunu ve Güneş dahi müsahhar bir mumdar olduğunu ihtar ile, Sâni’in haşmetini ve Hâlıkın ihsanını ifham ederek tevhide bir delil gösterir ki; müşriklerin en mühim, en parlak mabud zannettikleri Güneş, müsahhar bir lâmba, camid bir mahluktur. Demek ‘sirac’ tabirinde Hâlık’ın azamet-i rububiyetindeki rahmetini ihtar eder. Rahmetin vüs’atindeki ihsanını ifham eder. Ve o ifhamda saltanatının haşmetindeki keremini ihsas eder. Ve bu ihsasta vahdaniyeti i’lam eder ve manen der: ‘Camid bir sirac-ı müsahhar, hiçbir cihette ibâdete lâyık olamaz.’” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.377. Ayrıca bk. MN., Onuncu Risale ve On Dördüncü Reşha, s.229 ve 233; NİK., On Dördüncü Ders, s.141)}

وَاللّٰهُ اَنْبَتَكُمْ مِنَ الْاَرْضِ نَبَاتًاۙ﴿٧١﴾

17. Allah, sizi de yerden ot gibi bitirdi.