فَاَخَذَهُ اللّٰهُ نَكَالَ اْلاٰخِرَةِ وَاْلاُو۫لٰىۜ﴿٥٢﴾

25. Allah da onu, sonun ve ilkin ibretli cezası ile yakaladı.

اِنَّ ف۪ى ذٰلِكَ لَعِبْرَةً لِمَنْ يَخْشٰىۜ ۟﴿٦٢﴾

26. Gerçekten bunda, (Allah’tan) korkan için elbette bir ibret vardır.

ءَاَنْتُمْ اَشَدُّ خَلْقًا اَمِ السَّمَٓاءُۜ بَنٰيهَا۠﴿٧٢﴾

رَفَعَ سَمْكَهَا فَسَوّٰيهَاۙ﴿٨٢﴾

وَاَغْطَشَ لَيْلَهَا وَاَخْرَجَ ضُحٰيهَا۬﴿٩٢﴾

27-29. Yaratma bakımından siz mi daha çetinsiniz yoksa gök mü? Onu (Allah) yarattı. Boyunu yükseltip onu düzenledi; gecesini kararttı, nurunu çıkardı.

وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذٰلِكَ دَحٰيهَاۜ﴿٠٣﴾

اَخْرَجَ مِنْهَا مَٓاءَهَا وَمَرْعٰيهَا۬﴿١٣﴾

وَالْجِبَالَ اَرْسٰيهَاۙ﴿٢٣﴾

مَتَاعًا لَكُمْ وَ لِاَنْعَامِكُمْۜ﴿٣٣﴾

30-33. Bundan sonra da yeri döşedi. Sizin ve hayvanlarınızın faydası için. Ondan suyunu ve otlağını çıkardı. Dağları dikti.

{“Ey Arkadaş! Bu âyet (Bakara Sûresi 29. Âyet.MB), arzın semadan evvel yaratılmış olduğuna delalet eder ve

وَالْاَرْضَ بَعْدَ ذَلِكَ دَحَيها

âyeti de semavatın Arz’dan evvel halkedildiğine dâldir. Ve

كَانَتَا رَتْقًا فَفَتَقْنَا هُمَا

âyeti ise ikisinin bir maddeden beraber halkedilmiş ve sonra birbirinden ayırdedilmiş olduklarını gösteriyor. Şeriatın nakliyatına nazaran, Cenab-ı Hak bir cevhereyi, bir maddeyi yaratmıştır. Sonra o maddeye tecelli etmekle bir kısmını buhar, bir kısmını da mayi kılmıştır; sonra mayi kısmı da, tecellisiyle tekâsüf edip

(زَبَدْ)

köpük kesilmiştir; sonra arz veya yedi küre-i arziyeyi o köpükten halk etmiştir;..”

“… İşte arzın -hepsinden evvel tekâsüf ve tasallub etmekle acele kabuk bağlayarak uzun zamanlardan beri menşe-i hayat olması itibariyle- hilkat-i teşekkülü semavattan evveldir. Fakat Arz’ın bast edilmesiyle nev’-i beşerin taayyüşüne elverişli bir vaziyete geldiği, semavatın tesviye ve tanziminden sonra olduğu cihetle, hilkatı semavattan sonra başlarsa da bidayette, mebde’de ikisi beraber imişler. Binaen alâhâzâ o üç âyetin aralarında bulunan zahirî muhalefet, bu üç cihetle mutabakata inkılâb eder.” (İİ., Seb’a Semavat, İkinci Mes’ele, s.187)

“Dağların zeminden emr-i Rabbâni ile çıkmaları ve zeminin içinde, inkılabat-ı dâhiliyeden neş’et eden heyecanını ve gazabını ve hiddetini, çıkmalarıyla teskin ederek; zemin o dağların fışkırmasıyla ve menfeziyle teneffüs edip, zararlı olan sarsıntılardan ve zelzele-i muzırradan kurtulup, vazife-i devriyesinde sekenesinin istirahatlarını bozmuyor. Demek nasılki sefineleri sarsıntıdan vikaye ve müvazenelerini muhafaza için onların direkleri üstünde kurulmuş; öyle de dağlar, zemin sefinesine bu manada hazineli direkler olduklarını, Kur’an-ı Mu’ciz-ül Beyan

وَاْلجِبَالَ اوْتَادًا * وَاَلْقَيْنَا فِيهَا رَوَاسِىَ * وَاَلْجِبَالَ اَرْسَيهَا

gibi çok âyetlerle ferman ediyor.” (Ş., Yedinci Şua, Birinci Makamın Beşinci Mertebesi, s.113)}

فَاِذَا جَٓاءَتِ الطَّٓامَّةُ الْكُبْرٰىۘ﴿٤٣﴾

يَوْمَ يَتَذَكَّرُ اْلاِنْسَانُ مَاسَعٰىۙ﴿٥٣﴾

وَبُرِّزَتِ الْجَح۪يمُ لِمَنْ يَرٰى﴿٦٣﴾

34-36. Her şeyi bastıran bela geldiği zaman, o gün insan çalıştığı/yaptığı şeyleri hatırlar. Cehennem gören kimse için açığa çıkarılmıştır.

فَاَمَّا مَنْ طَغٰىۙ﴿٧٣﴾

وَاٰثَرَ الْحَيٰوةَ الدُّنْيَاۙ﴿٨٣﴾

فَاِنَّ الْجَح۪يمَ هِىَ الْمَاْوٰىۜ﴿٩٣﴾

37-39. Taşkınlık eden ve dünya hayatını (ahirete) tercih eden o kimseye gelince; şüphesiz, cehennemdir ona barınak.

وَاَمَّا مَنْ خَافَ مَقَامَ رَبِّه۪ وَنَهَى النَّفْسَ عَنِ الْهَوٰىۙ﴿٠٤﴾

فَاِنَّ الْجَنَّةَ هِىَ الْمَاْوٰىۜ﴿١٤﴾

40, 41. Kim de Rabbinin huzurunda durmaktan korkar, nefsi(ni) hevâ ve hevesten men ederse, şüphesiz cennettir onun barınağı.

يَسْئَلُونَكَ عَنِ السَّاعَةِ اَيَّانَ مُرْسٰيهَاۜ﴿٢٤﴾

ف۪يمَ اَنْتَ مِنْ ذِكْرٰيهَاۜ﴿٣٤﴾

اِلٰى رَبِّكَ مُنْتَهٰيهَاۜ﴿٤٤﴾

اِنَّمَٓا اَنْتَ مُنْذِرُ مَنْ يَخْشٰيهَاۜ﴿٥٤﴾

كَاَنَّهُمْ يَوْمَ يَرَوْنَهَا لَمْ يَلْبَثُٓوا اِلَّا عَشِيَّةً اَوْ ضُحٰيهَا﴿٦٤﴾

42-46. Sana kıyametten soruyorlar; onun demir atması (gelip çatması) ne zamandır, diye? Sen nerede onu bilmek nerede? Onun son bilgisi Rabbine aittir. Sen ancak ondan korkanın uyarıcısısın. Onlar onu gördükleri gün, sanki (dünyada) bir akşam üstü yahut kuşluk vakti kadar kalmışlardır.

سُورَةُ عَبَسَ

80. ABESE SÛRESİ

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

عَبَسَ وَتَوَلّٰىۙ﴿١﴾

اَنْ جَٓاءَهُ الْاَعْمٰىۜ﴿٢﴾

وَمَا يُدْر۪يكَ لَعَلَّهُ يَزَّكّٰىۙ﴿٣﴾

اَوْ يَذَّكَّرُ فَتَنْفَعَهُ الذِّكْرٰىۜ﴿٤﴾

1-4. Kendisine ama geldi diye, yüzünü ekşitti ve arkasını döndü. Ne biliyorsun, belki o arınacak? Yahut öğüt alacak da öğüt ona fayda verecek.

{“Bu sûreye isim olan ‘Abese’ kelimesi ‘yüzünü ekşitti’ anlamındadır. Bir gün Resûlullah (asm) Kureyş’in ileri gelenlerine İslâm’ı teblîğ ederken, Ümm-ü Mektûm (ra) meclise gelip: ‘Yâ Resûlullah! Allah’ın sana öğrettiklerinden banada öğret!’ diye seslenerek, bu sözü birkaç def’a tekrâr etmesi üzerine, Efendimiz (asm) mübârek yüzünü diğer tarafa çevirmiştir.” (KMM., Abese Sûresi 1. âyet açıklaması, s.584)}