وَبِالْحَقِّ اَنْزَلْنَاهُ وَبِالْحَقِّ نَزَلَۜ وَمَٓا اَرْسَلْنَاكَ اِلَّا مُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًاۢ﴿٥٠١﴾

105. Biz onu (Kur’an’ı) hak ile indirdik; o da hak olarak indi. Seni de ancak insanlara müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik.

وَقُرْاٰنًا فَرَقْنَاهُ لِتَقْرَاَهُ۫ عَلَى النَّاسِ عَلٰى مُكْثٍ وَنَزَّلْنَاهُ تَنْز۪يلاً﴿٦٠١﴾

106. Onu bir Kur’an olarak (âyet âyet, sûre sûre) ayırdık ki onu insanlara ağır ağır okuyasın ve biz onu azar azar indirmekle indirdik.

قُلْ اٰمِنُوا بِه۪ٓ اَوْ لَا تُؤْمِنُواۜ اِنَّ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ مِنْ قَبْلِه۪ٓ اِذَا يُتْلٰى عَلَيْهِمْ يَخِرُّونَ لِْلَاذْقَانِ سُجَّدًاۙ﴿٧٠١﴾

Secde Âyeti

107. De ki: “Ona ister iman edin, ister iman etmeyin. Şüphesiz kendilerine ondan önce ilim verilenler, kendilerine okunduğu zaman, çeneleri üstü secdeye kapanırlar.

{Bu âyet-i kerîme, Kur’an-ı Kerîm’deki on dört secde âyetinin dördüncüsüdür.(MB)}

وَيَقُولُونَ سُبْحَانَ رَبِّنَٓا اِنْ كَانَ وَعْدُ رَبِّنَا لَمَفْعُولاً﴿٨٠١﴾

108. Ve derler ki: “Rabbimizi tenzih ederiz. Şüphesiz Rabbimizin va’di muhakkak yerine getirilmiştir.

وَيَخِرُّونَ لِْلَاذْقَانِ يَبْكُونَ وَيَز۪يدُهُمْ خُشُوعًا﴿٩٠١﴾

109. Çeneleri üstü kapanır ağlarlar. Bu, onların derin saygısını artırır.

قُلِ ادْعُوا اللّٰهَ اَوِ ادْعُوا الرَّحْمٰنَۜ اَيًّا مَاتَدْعُوا فَلَهُ الْاَسْمَٓاءُ الْحُسْنٰىۚ وَلَا تَجْهَرْ بِصَلَاتِكَ وَلَا تُخَافِتْ بِهَا وَابْتَغِ بَيْنَذٰلِكَ سَب۪يلاً﴿٠١١﴾

I10. De ki: İster Allah deyin yakarın yahut ister Rahman deyin. Hangisini derseniz olur; çünkü en güzel isimler O’nundur. Namazında sesini yükseltme, onu kısma da; ikisinin arası bir yol ara.

وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ى لَمْ يَتَّخِذْ وَلَدًا وَلَمْ يَكُنْ لَهُشَر۪يكٌ فِى الْمُلْكِ وَلَمْ يَكُنْ لَهُ وَلِىٌّ مِنَ الذُّلِّ وَكَبِّرْهُ تَكْب۪يرًا﴿١١١﴾

111. De ki: “O Allah’a hamdolsun ki çocuk edinmedi, O’nun mülkte ortağı olmadı ve zilletten dolayı bir yardımcısı da olmadı.” O’nun için gereği gibi tekbir getir.

مِنْ سُورَةُ الْكَهْفِ

18. KEHF SÛRESİ’NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ٓى اَنْزَلَ عَلٰى عَبْدِهِ الْكِتَابَ وَلَمْ يَجْعَلْ لَهُ عِوَجًاۜï ﴿١﴾

قَيِّمًا لِيُنْذِرَ بَاْسًا شَد۪يدًا مِنْ لَدُنْهُ وَيُبَشِّرَ الْمُؤْمِن۪ينَ الَّذ۪ينَ يَعْمَلُونَ الصَّالِحَاتِ اَنَّ لَهُمْ اَجْرًا حَسَنًاۙ﴿٢﴾

مَاكِث۪ينَ ف۪يهِ اَبَدًاۙ﴿٣﴾

وَيُنْذِرَ الَّذ۪ينَ قَالُوا اتَّخَذَ اللّٰهُ وَلَدًاۗ﴿٤﴾

1-4. Hamdolsun O Allah’a ki, kendi tarafından çetin bir azap ile ikaz etmek, iyi iş ve davranışlarda bulunan mü’minlere, kendileri için, içinde ebedi kalacakları güzel bir ecir bulunduğunu müjdelemek, “Allah evlat edindi.” diyenleri uyarmak için Kulu’na, kendisinde hiçbir eğrilik bulunmayan dosdoğru Kitab’ı indirdi.

{“Meselâ, bütün daire-i imkân ve daire-i vücuba bakan hem o iki şecere-i azîmenin birtek dalı hükmünde olan imanın erkân-ı sittesi ve o erkânın bütün dal ve budakları, ta en ince meyve ve çiçekler aralarında o kadar bir tenasüp gözetilerek tasvir eder ve o derece bir muvazenet suretinde tarif eder ve o mertebe bir tenasüp tarzında izhar eder ki, akl-ı beşer idrakinden âciz ve hüsnüne hayran kalır. Ve o iman dalının bir budağı hükmünde olan İslâmiyetin erkân-ı hamsesi aralarında ve o erkânın ta en ince teferruatı ve en küçük âdâbı ve en uzak gayâtı ve en derin hikemiyâtı ve en cüz'î semerâtına varıncaya kadar, aralarında hüsn-ü tenasüp ve kemâl-i münasebet ve tam bir muvazenet muhafaza edildiğine delil: O Kur'ân-ı camiin nusus ve vücuhundan ve işarat ve rümuzundan çıkan Şeriat-ı Kübrâ-yı İslâmiyenin kemâl-i intizamı ve muvazeneti ve hüsn-ü tenasübü ve resaneti, cerh edilmez bir şahid-i âdil, şüphe getirmez bir burhan-ı kàtı'dır. Demek oluyor ki, beyanat-ı Kur'âniye, beşerin ilm-i cüz'îsine, bâhusus bir ümmînin ilmine müstenid olamaz. Belki bir ilm-i muhîte istinad ediyor; ve cemî eşyayı birden görebilir, ezel-ebed ortasında bütün hakaikı bir anda müşahede eder bir Zâtın kelâmıdır. ...(Bu âyet)bu hakikata işaret eder.” (S., On Üçüncü Söz, Birinci Makam sonu, s.141. Ayrıca bk. Otuz Üçüncü Söz, Otuz Üçüncü Pencere, s.689)}

مَا لَهُمْ بِه۪ مِنْ عِلْمٍ وَلَا لِاٰبَٓائِهِمْۜ كَبُرَتْ كَلِمَةً تَخْرُجُ مِنْ اَفْوَاهِهِمْۜ اِنْ يَقُولُونَ اِلَّا كَذِباً﴿٥﴾

Ne onların (“Allah evlat edindi” diyenlerin) ne de atalarının bu hususta bilgisi yoktur. Ağızlarından çıkan bu söz ne büyüktür! Onlar ancak yalan söylüyorlar.