وَلَقَدْ خَلَقْنَا اْلاِنْسَانَ وَنَعْلَمُ مَاتُوَسْوِسُ بِه۪ نَفْسُهُۚ وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَر۪يدِ﴿٦١﴾

16. Andolsun, gerçekten biz insanı yarattık ve nefsinin ona verdiği vesveseyi biliriz. Biz, ona şahdamarından daha yakınız.

{“Cenab-ı Hak her şeye, herşeyden daha yakındır. Fakat herşey, ondan nihayetsiz uzaktır. Nasılki Güneş’in şuuru ve konuşması olsa, senin elindeki âyine vasıtasıyla seninle konuşabilir. İstediği gibi sende tasarruf eder. Belki âyine-misal senin gözbebeğinden sana daha yakın olduğu halde, sen dörtbin sene kadar ondan uzaksın, hiçbir cihette ona yanaşamazsın. Eğer terakki etsen, Kamer makamına gelip, doğrudan doğruya bir mukabele noktasına çıksan, ona yalnız bir nevi âyinedarlık edebilirsin. Öyle de, Şems-i Ezel ve Ebed olan Zât-ı Zülcelal herşeye herşeyden daha yakın olduğu halde; herşey O’ndan nihayetsiz uzaktır.” (S., Otuz Birinci Söz, İkinci Esas, s.568)

“Bilâ teşbih velâ temsil; Şems-i Ezelî, her şey’e herşeyden daha yakındır. Çünki Vâcib-ül Vücud’dur, mekândan münezzehtir. Hiçbir şey ona perde olamaz. Fakat herşey nihayet derecede ondan uzaktır.

“İşte Mi’racın uzun mesafesiyle,

وَنَحْنُ اَقْرَبُ إلَيْهِ مِنْ حَبْلِ الْوَرِيدِ

in ifade ettiği mesafesizliğin sırrıyla; hem Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın gitmesinde, çok mesafeyi tayyederek gitmesi ve ân-ı vâhidde yerine gelmesi sırrı, bundan ileri geliyor.” (M., Yirmi Dördüncü Mektub, İkinci Zeyli, s.306)}


اِذْ يَتَلَقَّى الْمُتَلَقِّيَانِ عَنِ الْيَم۪ينِ وَعَنِ الشِّمَالِ قَع۪يدٌ﴿٧١﴾

17. Hatırla o zamanı ki sağdan ve soldan oturan iki alıcı (melek) vardır.

مَايَلْفِظُ مِنْ قَوْلٍ اِلَّا لَدَيْهِ رَق۪يبٌ عَت۪يدٌ﴿٨١﴾

18. Bir söz telaffuz ederse, mutlaka yanında hazır bir gözcü (melek) vardır.

وَنُفِخَ فِى الصُّورِۜ ذٰلِكَ يَوْمُ الْوَع۪يدِ﴿٠٢﴾

20. Sura üfürüldü mü, işte bu, tehdit günüdür.

{“Amma Sûre-i Kaf'ın âyeti ise; ondaki îcaz pek acib ve mu’cizanedir. Çünki kâfirin pek müdhiş ve çok uzun ve bir günü elli bin sene olan istikbaline ve o istikbalin dehşetli inkılabatında kâfirin başına gelecek elîm ve mühim hâdisata birer birer parmak basıyor. Şimşek gibi fikri, onlar üstünde gezdiriyor. O pek çok uzun zamanı, hazır bir sahife gibi nazara gösterir. Zikredilmeyen hâdisatı hayale havale edip, ulvî bir selâsetle beyan eder.”(M., Yirmi Altıncı Mektub, Birinci Mebhas, Şeytanın İkinci Küçük Bir İtirazı, s.318)}

وَجَٓاءَتْ كُلُّ نَفْسٍ مَعَهَا سَٓائِقٌ وَشَه۪يدٌ﴿١٢﴾

21. Her nefis (herkes), yanında bir sürücü ve bir şahitle geldi.

لَقَدْ كُنْتَ ف۪ى غَفْلَةٍ مِنْ هٰذَا فَكَشَفْنَا عَنْكَ غِطَٓاءَكَ فَبَصَرُكَ الْيَوْمَ حَد۪يدٌ﴿٢٢﴾

22. Andolsun, gerçekten sen bundan gaflet içinde idin. Senden perdeni açtık; bugün gözün çok keskindir.

وَلَقَدْ خَلَقْنَا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ وَمَا بَيْنَهُمَا ف۪ى سِتَّةِ اَيَّامٍۗ وَمَا مَسَّنَا مِنْ لُغُوبٍ﴿٨٣﴾

38. Andolsun, gerçekten biz gökleri, yeri ve aralarındaki şeyleri altı günde yarattık. Bize yorgunluk da dokunmadı.

{“Haşr-i baharide görüyoruz ki: Beş-altı gün zarfında küçük ve büyük hayvanat ve nebatattan üçyüz binden ziyade enva’ı haşredip neşrediyor. Bütün ağaçların, otların köklerini ve bir kısım hayvanları aynen ihya edip iade ediyor. Başkalarını ayniyet derecesinde bir misliyet sûretinde îcad ediyor.(…) Hiç kabil midir ki: Bu işleri yapan Zâta bir şey ağır gelebilsin, semavat ve arzı altı günde halkedemesin, insanı bir sayha ile haşredemesin! Hâşâ…” (S., Onuncu Söz, Dokuzuncu Hakikat, s.80)

“Sâni-i Zilcelâl, Hâkim-i Hakîm, Adl-i Hakem ve binbir esma-yı kudsiye ile müsemma Fâtır-ı Bîmisal, şu âlem-i ekber olan kâinat sarayının ve hilkat şeceresinin icadını irade etti. Altı günde o sarayın, o şecerenin esasatını desatir-i hikmet ve kavanin-i ilm-i ezelîsi ile vaz’etti. Sonra ulvî ve süflî tabakata ve dallara ayırıp, kaza ve kader desatiri ile tafsil ve tasvir etti...” (S., Otuz Üçüncü Söz, s.654. Ayrıca bk. S., On Dördüncü Söz, s.163; MN., Lâsiyyemalar, s.47)

“O Vâhidir, Ehaddir; her şey’e kadirdir. Hiçbir şey ona ağır gelmez. Bir baharı halketmek bir çiçek kadar O’na kolaydır. Cennet’i halk etmek, bir bahar kadar O’na rahattır. Her günde, her senede, her asırda, yeniden yeniye icad ettiği hadsiz masnuatı, nihayetsiz kudretine nihayetsiz lisanlarla şehadet ederler.” (M., Yirminci Mektub, Birinci Makam, Onuncu Kelime, s.227)

“Kudret-i İlâhiyye’ye nisbeten en büyük şey, en küçük şey kadar kolaydır. Bir nev’in umum efradıyla icadı, bir ferd kadar külfetsiz ve rahattır. Cennet’i halketmek, bir bahar kadar kolaydır. Bir baharı icad etmek, bir çiçek kadar rahattır.” (M., Yirminci Mektub, İkinci Makam, Onuncu Kelime, s.245)}


فَاصْبِرْ عَلٰى مَايَقُولُونَ وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ قَبْلَ طُلُوعِ الشَّمْسِ وَقَبْلَ الْغُرُوبِۚ﴿٩٣﴾

39. (Ey Muhammed!) Onların dediklerine sabret. Güneşin doğmasından önce ve batmasından önce Rabbini hamd ile tesbih et.

وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَاَدْبَارَ السُّجُودِ﴿٠٤﴾

40. Gecenin bir kısmında ve secdelerin arkasından da (O’nu tesbih et).

وَاسْتَمِعْ يَوْمَ يُنَادِ الْمُنَادِ مِنْ مَكَانٍ قَر۪يبٍۙ﴿١٤﴾

41. Dinle; o günde ki seslenici, yakın bir yerden seslenir.

يَوْمَ يَسْمَعُونَ الصَّيْحَةَ بِالْحَقِّۜ ذٰلِكَ يَوْمُ الْخُرُوجِ﴿٢٤﴾

42. O günde (insanlar) o sesi, hak ile / gerçekten duyarlar. İşte bu, çıkış günüdür.

اِنَّا نَحْنُ نُحْي۪ى وَنُم۪يتُ وَاِلَيْنَا الْمَص۪يرُۙ﴿٣٤﴾

43. Şüphesiz biz, evet biz, diriltir ve öldürürüz. Dönüş yalnız bizedir.

يَوْمَ تَشَقَّقُ الْاَرْضُ عَنْهُمْ سِرَاعًاۜ ذٰلِكَ حَشْرٌ عَلَيْنَا يَس۪يرٌ﴿٤٤﴾

44. O gün yer onlar(ın üstün)dan hızla yarılır, (kabirlerinden çıkarlar). İşte bu, bize göre kolay bir haşirdir.

نَحْنُ اَعْلَمُ بِمَا يَقُولُونَ وَمَٓا اَنْتَ عَلَيْهِمْ بِجَبَّارٍ فَذَكِّرْ بِالْقُرْاٰنِ مَنْ يَخَافُ وَع۪يدِ﴿٥٤﴾

45. Biz, onların dediğini pekiyi biliriz. Sen onların üzerinde bir zorba değilsin. Öyleyse tehdidimden korkana, Kur’an’ la öğüt ver.