اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ى جَنَّاتٍ وَنَهَرٍۙ﴿٤٥﴾

54. Gerçekten takva sahipleri, cennetlerde ve ırmak(kenar)lardadır.

ف۪ى مَقْعَدِ صِدْقٍ عِنْدَ مَل۪يكٍ مُقْتَدِرٍ﴿٥٥﴾

55. Kudretli, azametli Hükümdarın doğruluk meclisindedirler.

مِنْ سُورَةُ الرَّحْمٰنِ

55. RAHMAN SÛRESİ’NDEN

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ

Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.

اَلرَّحْمٰنُۙ﴿١﴾

عَلَّمَ الْقُرْاٰنَۜ﴿٢﴾

خَلَقَ اْلاِنْسَانَۙ﴿٣﴾

عَلَّمَهُ الْبَيَانَ﴿٤﴾

1-4. Rahman, Kur’an’ı öğretti, insanı yarattı, ona konuşmayı öğretti.

{“Hikmet (Ben-i Adem kervanına sordu):- Nereden geliyorsunuz? Nereye gidiyorsunuz? Bu dünyada işiniz nedir? Reisiniz kimdir? Bu suale, benî-âdem namına, emsali olan büyük peygamberler gibi, Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâm, nev’-i beşere vekaleten karşısına çıkarak şöyle cevabda bulundu:

- Ey hikmet! Bu gördüğün insanlar, Sultan-ı Ezelî’nin kudretiyle yokluk karanlıklarından ziyadar varlık âlemine çıkarılan mahluklardır. Sultan-ı Ezelî, bütün mevcudatı içinde biz insanları seçmiş ve emanet-i kübrayı bize vermiştir. Biz haşir yoluyla saadet-i ebediyeye müteveccihen hareket etmekteyiz. Dünyadaki işimiz de, o saadet-i ebediye yollarını temin etmekle, re’s-ül malımız olan istidadlarımızı nemalandırmaktır. Ve şu azîm insan kervanına, bundan sonra Sultan-ı Ezelî’den risalet vazifesiyle gelip riyaset eden benim. İşte o Sultan-ı Ezelî’nin risalet beratı olarak bana verdiği Kur’an-ı Azîmüşşan elimdedir. Şüphen varsa al, oku!” (İİ., Baş kısım, s.13. Ayrıca bk. S., Otuz Üçüncü Söz, Otuz Birinci Pencere, s.687)}

اَلشَّمْسُ وَالْقَمَرُ بِحُسْبَانٍ۬﴿٥﴾

Güneş ile ay hesapladır.

وَالنَّجْمُ وَالشَّجَرُ يَسْجُدَانِ﴿٦﴾

Sapsız bitkiler ve ağaçlar secde ederler.

وَالسَّمَٓاءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْم۪يزَانَۙ﴿٧﴾

اَلَّا تَطْغَوْا فِى الْم۪يزَانِ﴿٨﴾

وَاَق۪يمُوا الْوَزْنَ بِالْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْم۪يزَانَ﴿٩﴾

7-9. Göğü yükseltti ve teraziyi koydu. (Sakın) tartıda taşkınlık (haksızlık) etmeyin, diye. Tartıyı adaletle tutun, tartılanı eksik yapmayın.

{“Şu kâinat öyle bir saraydır ki, o sarayda mütemadiyen tahrib ve tamir içinde çalkalanan bir şehir var.. ve o şehirde her vakit harb ve hicret içinde kaynayan bir memleket var.. ve o memlekette her zaman mevt ve hayat içinde yuvarlanan bir âlem var. Halbuki o sarayda, o şehirde, o memlekette, o âlemde o derece hayret-engiz bir müvazene, bir mizan, bir tevzin hükmediyor, bilbedahe isbat eder ki: Bu hadsiz mevcudatta olan tahavvülât ve vâridat ve masarıf; herbir anda umum kâinatı görür, nazar-ı teftişinden geçirir bir tek Zâtın mîzaniyle ölçülür, tartılır.”

“Ve İsm-i Adl’in cilve-i âzamından gelen kâinattaki adalet-i tâmme, umum eşyanın müvazenelerini idare ediyor ve beşere de adaleti emrediyor. Sure-i Rahman’da

وَالسَّماءَ رَفَعَهَا وَوَضَعَ الْمِيزَانَ * الَّا تَطْغَوْا فِى الْمِيزَانِ * وَاقِيمُوا الْوَزْنَ بِلْقِسْطِ وَلَا تُخْسِرُوا الْمِيزَانَ

âyetindeki dört mertebe, dört nevi mizana işaret eden dört defa “mizan” zikretmesi, kâinatta mizanın derece-i azametini ve fevkalâde pek büyük ehemmiyetini gösteriyor. Evet hiçbir şeyde israf olmadığı gibi, hiçbir şeyde de hakikî zulüm ve mîzansızlık yoktur.” (L., Otuzuncu Lem’a, İkinci Nükte, s.308 ve 309)}

وَالْاَرْضَ وَضَعَهَا لِْلَانَامِۙ﴿٠١﴾

10. Yeri, mahlukat için alçalttı.

ف۪يهَا فَاكِهَةٌ۬ وَالنَّخْلُ ذَاتُ الْاَكْمَامِ﴿١١﴾

11. Onda meyve ve tomurcuklara sahip hurma ağaçları vardır.

وَالْحَبُّ ذُو الْعَصْفِ وَالرَّيْحَانُۚ﴿٢١﴾

12. Ekin yaprağına sahip taneler ve kokulu bitkiler (vardır).

فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴿٣١﴾

13. O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

{“Hâlik-ı Rahmânın, ibâdından istediği en mühim iş, şükürdür. Furkan-ı Hakîm’de gayet ehemmiyetle şükre davet eder. Ve şükür etmemekliği, nimetleri tekzib ve inkâr suretinde gösterip

فَبِاَىِّ آلَاء رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ ِ

fermanıyla, Sure-i Rahman’da şiddetli ve dehşetli bir surette otuzbir defa şu âyetle tehdid ediyor. Şükürsüzlüğün, bir tekzib ve inkâr olduğunu gösteriyor.” (M., Yirmi Sekizinci Mektub, Beşinci Mes’ele -Şükür Risalesi-, s.364)

“İ’lem Eyyühel-Aziz! Kur’an-ı Kerim nimetleri, ayetleri, delilleri tadat ederken

فَبِاَىِّآلآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ

ayet-i celilesi tekrar ile zikredilmekte olduğundan şöyle bir delalet vardır ki: Cin ve insin en çok isyanlarını, en şedid tuğyanlarını, en azîm küfranlarını tevlid eden şöyle bir vaziyetleridir ki; nimet içinde in’amı görmüyorlar. İn’amı görmediklerinden Mün’im-i Hakikî’den gaflet ederler. Mün’imden gafletleri saikasıyla o nimetleri esbaba veya tesadüfe isnad ederek, Allah’tan o nimetlerin geldiğini tekzib ediyorlar. Binaenaleyh herbir nimetin bidayetinde, mü’min olan kimse Besmeleyi okusun. Ve o nimetin Allah’tan olduğunu kasdetmekle, kendisi ancak Allah’ın ismiyle, Allah’ın hesabına aldığını bilerek, Allah’a minnet ve şükranla mukabelede bulunsun.” (MN., Hubab, s.95. Ayrıca bk. Ş., On Birinci Şua, Onuncu Mes’ele, , s.246; İİ., Sure-i Bakara, s.30)}

خَلَقَ اْلاِنْسَانَ مِنْ صَلْصَالٍ كَالْفَخَّارِۙ﴿٤١﴾

14. İnsanı pişmiş çamur gibi kuru balçıktan yarattı.

وَخَلَقَ الْجَٓانَّ مِنْ مَارِجٍ مِنْ نَارٍۚ﴿٥١﴾

15. Cinleri yalından, ateşten yarattı.

فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴿٦١﴾

16. O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?

يَا مَعْشَرَ الْجِنِّ وَاْلاِنْسِ اِنِ اسْتَطَعْتُمْ اَنْ تَنْفُذُوا مِنْ اَقْطَارِ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ فَانْفُذُواۜ لَاتَنْفُذُونَ اِلَّا بِسُلْطَانٍۚ﴿٣٣﴾

33. Ey cin ve insan topluluğu! Eğer göklerin ve yerin bucaklarından (çerçevesinden) çıkmağa güç yetirebilirseniz, haydi çıkın. Ancak (Allah’ın verdiği) bir güçle çıkarsınız.

{

...* يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلآ تَنْتَصِرَانِ * فَبِاَىِّآلآءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ*...

âyetlerini dinle bak ki, ne diyor! Diyor ki: Ey acz ve hakareti içinde mağrur ve mütemerrid ve za’f ve fakrı içinde serkeş ve muannid olan ins ve cin! Emirlerime itaat etmezseniz haydi elinizden gelirse hudud-u mülkümden çıkınız! Nasıl cesaret edersiniz ki, öyle bir Sultanın emirlerine karşı gelirsiniz; yıldızlar, aylar, güneşler, emirber neferleri gibi emirlerine itaat ederler. Hem tuğyanınızla öyle bir Hâkim-i Zülcelal’e karşı mübareze ediyorsunuz ki, öyle azametli muti’ askerleri var. Faraza şeytanlarınız dayanabilseler, onları dağ gibi güllelerle recmedebilirler. Hem küfranınızla öyle bir Mâlik-i Zülcelal’in memleketinde isyan ediyorsunuz ki, cünudundan öyleleri var, değil sizin gibi küçük âciz mahluklar, belki farz-ı muhal olarak dağ ve Arz büyüklüğünde birer adüvv-ü kâfir olsaydınız, Arz ve dağ büyüklüğünde yıldızları, ateşli demirleri size atabilirler, sizi dağıtırlar. Hem öyle bir kanunu kırıyorsunuz ki, onunla öyleler bağlıdır, eğer lüzum olsa Arzınızı yüzünüze çarpar, gülleler gibi küreler misillü yıldızları üstünüze Allah’ın izniyle yağdırabilirler. Daha sair âyâtın manalarındaki kuvvet ve belâgatı ve ulviyet-i ifadesini bunlara kıyas et...” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şua, İkinci Suret, s.373. Ayrıca bk. S., On Beşinci Söz, Altıncı Basamak, s.180)}

فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴿٤٣﴾

34. O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalarlarsınız?

يُرْسَلُ عَلَيْكُمَا شُوَاظٌ مِنْ نَارٍ وَنُحَاسٌ فَلَا تَنْتَصِرَانِۚ﴿٥٣﴾

35. Üzerinize ateşten bir yalın ve duman gönderilir de yardımlaşamazsınız.

فَبِاَىِّ اٰلَٓاءِ رَبِّكُمَا تُكَذِّبَانِ﴿٦٣﴾

36. O hâlde, Rabbinizin hangi nimetlerini yalanlarsınız?