مَٓا اَصَابَكَ مِنْ حَسَنَةٍ فَمِنَ اللّٰهِۘ وَمَٓا اَصَابَكَ مِنْ سَيِّئَةٍ فَمِنْ نَفْسِكَۜ وَاَرْسَلْنَاكَ لِلنَّاسِ رَسُولاًۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ شَه۪يدًا﴿٩٧﴾

79. Başına gelen bir iyilik Allah’tandır. Başına gelen bir kötülük de, kendi nefsindendir. Biz seni, insanlara peygamber olarak gönderdik. Buna şahit olarak Allah yeter.

{“Evet, Kur’anın dediği gibi: İnsan, seyyiatından tamamen mes’uldür. Çünki seyyiatı isteyen odur. Seyyiat tahribat nev’inden olduğu için, insan bir seyyie ile çok tahribat yapabilir. Müdhiş bir cezaya kesb-i istihkak eder. Bir kibrit ile bir evi yakmak gibi. Fakat hasenatta iftihara hakkı yoktur. Onda onun hakkı pek azdır. Çünki hasenatı isteyen, iktiza eden rahmet-i İlahiye ve icad eden kudret-i Rabbaniyedir. Sual ve cevab, dâî ve sebeb, ikisi de Hak’tandır. İnsan yalnız dua ile, iman ile, şuur ile, rıza ile onlara sahib olur. Fakat seyyiatı isteyen, nefs-i insaniyyedir (ya istidad ile, ya ihtiyar ile).” (S., Yirmi Altıncı Söz, Birinci Mebhas, s.464. Ayrıca bk. Ş., On Birinci Şua, s.262; MN., Onuncu Risale, s.208; NİK., Altıncı Ders, s.43)}

وَاِذَا حُيّ۪يتُمْ بِتَحِيَّةٍ فَحَيُّوا بِاَحْسَنَ مِنْهَٓا اَوْ رُدُّوهَاۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ حَس۪يبًا﴿٦٨﴾

86. Bir selamla selamlandığınız zaman, ondan daha güzeli ile selam verin yahut aynısıyla karşılık verin. Allah her şeyin hesabını arayandır.

اَللّٰهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۜ لَيَجْمَعَنَّكُمْ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَارَيْبَ ف۪يهِۜ وَمَنْ اَصْدَقُ مِنَ اللّٰهِ حَد۪يثًا۟﴿٧٨﴾

87. Allah’tan başka hiçbir İlâh yoktur. Sizi vukuunda şüphe olmayan kıyamet gününde mutlaka toplayacaktır. Sözü Allah’tan daha doğru olan kimdir?

{“Evet, Kudret-i Ezeliye’ye nisbetle, ölümden sonra haşrin gelmesi, güzden sonra baharın gelmesi gibidir. Evet nebatat gibi insanın da bir güzü, bir de baharı vardır. Evet geçmiş zamanda vukua gelmiş olan mu’cizat-ı kudret, Sâni’in bütün imkânat-ı istikbaliyeye kadir olduğuna kat’î şahid ve bürhanlardır.”

“Ve keza bu âlemin mâliki, kendi kudretine pek kolay ve pek ehven ve ibadına fevkalâde mühim ve pek şedid-ül ihtiyaç olan haşrin tekrar be tekrar va’dinde bulunmuştur. Malûmdur ki, hulf-ül va’d kudretin izzetine, rububiyetin merhametine zıddır. Zira va’din hilafını yapmak, cehlin veya aczin alâmetidir. Bu ise Kadîr-i Mutlak, Hakîm-i Mutlak olan zâta muhaldir."

"Maahaza, insanların haşri nebatatın haşri gibidir. Bunu gören onu nasıl inkâr eder?” (MN., Lâsiyyemalar, s.45. Ayrıca bk. S., Onuncu Söz, s.48-119)}


فَاِذَا قَضَيْتُمُ الصَّلٰوةَ فَاذْكُرُوا اللّٰهَ قِيَامًا وَقُعُودًا وَعَلٰى جُنُوبِكُمْۚ فَاِذَا اطْمَاْنَنْتُمْ فَاَق۪يمُوا الصَّلٰوةَۚ اِنَّ الصَّلٰوةَ كَانَتْ عَلَى الْمُؤْمِن۪ينَ كِتَابًا مَوْقُوتًا﴿٣٠١﴾

103. Namazı bitirdiğiniz zaman Allah’ı ayakta, oturarak ve yanlarınız üstü yatarken zikredin. Güvende olduğunuz zaman, namazı eksiksiz kılın. Şüphesiz namaz müminlerin üzerine belli vakitlerde yazılmış bir farzdır.

{“Namazdan sonraki tesbihatlar, tarîkat-ı Muhammediye’dir (A.S.M.) ve velayet-i Ahmediye’nin (A.S.M.) bir evradıdır. O noktadan ehemmiyeti büyüktür. Sonra, bu kelimenin hakikatı böyle inkişaf etti: Nasılki risalete inkılab eden velayet-i Ahmediye (A.S.M.) bütün velayetlerin fevkindedir; öyle de, o velayetin tarîkatı ve o velayet-i kübranın evrad-ı mahsusası olan namazın akabindeki tesbihat, o derece sair târikatların ve evradların fevkındedir.” (KL., İki İnce Mes’ele, s.103)

“İ’lem Eyyühel-Aziz! ‘Sübhanallah’ ve ‘Elhamdülillah’ cümleleri, Cenab-ı Hakk’ı Celâl ve Cemal sıfatlarıyla zımnen tavsif ediyorlar. ‘Celâl’ sıfatını tazammun eden ‘Sübhanallah’, abdin ve mahlukun Allah’tan baîd olduklarına nâzırdır. ‘Cemal’ sıfatını içine alan ‘Elhamdülillah’, Cenab-ı Hakk’ın rahmetiyle abde ve mahlûkata karib olduğuna işarettir.” (MN., Habbe, s.124. Ayrıca bk. S., Dokuzuncu Söz, On Altıncı Söz, s.41 ve 199; Ş., On Birinci Şua, s.233

“Evet, herbir namazın vakti, mühim bir inkılab başı olduğu gibi, azîm bir tasarruf-u İlahînin âyinesi ve o tasarruf içinde ihsanat-ı külliye-i İlahiyenin birer ma’kesi olduğundan, Kadîr-i Zülcelal’e o vakitlerde daha ziyade tesbih ve ta’zim ve hadsiz nimetlerinin iki vakit ortasında toplanmış yekûnüne karşı şükür ve hamd demek olan namaza emredilmiştir.”

“Demek, bu beş vaktin herbiri, bir mühim inkılab başında olduğu ve büyük inkılabları ihtar ettiği gibi; kudret-i Samedaniyenin tasarrufat-ı azîme-i yevmiyesinin işaretiyle; hem senevî, hem asrî, hem dehrî, kudretin mu’cizatını ve rahmetin hedâyâsını hatırlatır. Demek asıl vazife-i fıtrat ve esas-ı ubudiyet ve kat’î borç olan farz namaz, şu vakitlerde lâyıkdır ve ensebdir.” (S., Dokuzuncu Söz, s.40 ve 42. Ayrıca bk. S., Dördüncü Söz ve Yirmi Birinci Söz, s.20 ve 269)}


وَلَا تَهِنُوا فِى ابْتِغَٓاءِ الْقَوْمِۜ اِنْ تَكُونُوا تَاْلَمُونَ فَاِنَّهُمْ يَاْلَمُونَ كَمَا تَاْلَمُونَۚ وَتَرْجُونَ مِنَ اللّٰهِ مَا لَا يَرْجُونَۜ وَكَانَ اللّٰهُ عَل۪يمًا حَك۪يمًا۟﴿٤٠١﴾

104. Düşmanı takip etmede gevşeklik göstermeyin. Eğer siz acı duyarsanız, şüphesiz onlar da sizin gibi acı duyarlar. (Üstelik) Siz Allah’tan, onların ummadıklarını (şehitliği) umuyorsunuz. Allah her şeyi bilen, hikmet sahibidir.

اِنَّٓا اَنْزَلْنَٓا اِلَيْكَ الْكِتَابَ بِالْحَقِّ لِتَحْكُمَ بَيْنَ النَّاسِ بِمَٓا اَرٰيكَ اللّٰهُۜ وَلَا تَكُنْ لِلْخَٓائِن۪ينَ خَص۪يمًاۙ﴿٥٠١﴾

105. Şüphesiz kitabı sana hak ile indirdik ki, insanların arasında Allah’ın sana gösterdiği ile hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma.

وَاسْتَغْفِرِ اللّٰهَۜ اِنَّ اللّٰهَ كَانَ غَفُورًا رَح۪يمًاۚ﴿٦٠١﴾

106. Allah’tan mağfiret dile. Çünkü Allah çok bağışlayıcı, çok merhamet edicidir.

{“... hakikî günahlardan mağfiret değil; çünki; ismet var, günâh yok. Belki makam-ı Nübüvvete lâyık bir mânâ ile Peyganbere müjde-i mağfiret..” (L., Yedinci Lem’a, Yedinci Vecih, s.33)}

وَمَنْ اَحْسَنُ د۪ينًا مِمَّنْ اَسْلَمَ وَجْهَهُ لِلّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ وَاتَّبَعَ مِلَّةَ اِبْرٰه۪يمَ حَن۪يفًاۜ وَاتَّخَذَ اللّٰهُ اِبْرٰه۪يمَ خَل۪يلاً﴿٥٢١﴾

125. İyilik yapan bir kimse olarak, yüzünü (kendini) Allah’a teslim edenden ve İbrahim’in dosdoğru dinine tabi olandan, dini daha güzel olan var mıdır? Allah, İbrahim’i dost edinmiştir.

وَلِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَمَا فِى الْاَرْضِۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَىْءٍ مُح۪يطًا۟﴿٦٢١﴾

126. Göklerde ne var, yerde ne varsa (hepsi) Allah’ındır. Allah her şeyi kuşatmıştır. (Hiçbir şey O’nun ilim ve kudretinin dışında kalamaz.)

{(bk. Al-i İmran Sûresi 189.âyet açıklaması, s.9)}