eğer rahmet, inayet, hikmet, adalet gibi hesabsız o matlubun esbab-ı mûcibesi olmasa idi, şu Zâtın (A.M.) tek duası, baharımızın icadı kadar kudretine hafif gelen şu Cennet'in binasına sebebiyet verecekti. Nasılki onun risaleti, şu dâr-ı imtihanın açılmasına sebebiyet verdi.

Acaba ehl-i akıl ve ehl-i tahkike

لَيْسَ فِى اْلاِمْكَانِ اَبْدَعُ مِمَّا كَانَ

dedirten şu meşhud intizam-ı faik, şu rahmet içinde kusursuz hüsn-ü san'at ve misilsiz cemal-i rububiyet hiç böyle bir çirkinliği ve böyle bir merhametsizliği ve böyle bir intizamsızlığı kabul eder mi ki; en cüz'î bir mahlukundan, en ehemmiyetsiz arzuları ve sesleri ehemmiyetle işitip îfa etsin; en ehemmiyetli mahlukundan, en ehemmiyetli, en lüzumlu arzuları ehemmiyetsiz görüp işitmesin, anlamasın, yapmasın? Hâşâ ve kellâ! Yüz bin defa hâşâ! Böyle bir cemal, böyle bir çirkinliği kabul etmez, çirkin olmaz.

Onüçüncü Reşha:

Gel arkadaş şimdilik kâfi, geri gidelim. Yoksa yüz sene şu zamanda şu cezirede kalsak, o zâtın garaib-i icraatının, acaib-i vezaifinin yüzde birisini tamamen