Bazan bir sünnetin araması, bir vâcibi terkettirir. Bu gibi vesvese, Ehl-i İtizal'e lâyıktır. Çünki onlar derler ki: "Eşyanın zâtında hüsnü var. Sonradan, o hüsne binaen emredilmiş. Eğer kubhu varsa, sonradan o kubha binaen nehyedilmiş."

Demek, eşyada hüsün ve kubh zâtîdir. Emir ve nehy-i İlahî ona tâbi'dir. Bu mezhebe göre insana, her işlediği amelde bir vesvese gelebilir. "Acaba amelim, nefs-ül emirdeki güzel suretle yapılmış mıdır?" diyebilir.

Amma mezheb-i hak olan Ehl-i Sünnet Velcemaat derler ki: "Cenab-ı Hak bir şeye emreder, sonra hasen olur; nehyeder, sonra kabih olur." Demek emir ile güzellik, nehiy ile çirkinlik tahakkuk eder. Demek hüsün ve kubuh, mükellefin ıttılaına bakar. Meselâ: Sen, namaz kıldın veya abdest aldın. Halbuki namazını ve abdestini fesada verecek bir sebeb nefs-ül emirde varmış. Lâkin sen, ona hiç muttali olmadın. Senin namazın ve abdestin hem sahihtir, hem hasendir. Hakikatta senden kabul edilir, çünki mazursun.

Öyle ise, zahiren şeriata muvafık işlediğin ameline "Acaba sahih olmuş mu?" deyip vesvese etme. Fakat "Kabul olmuş mu?" de, gururlanma, ucbe girme. Madem ki, dinde harec