اِنَّهُ فَـكَّرَ وَقَدَّرَۙ ﴿٨١﴾

18 - Çünkü o, düşündü taşındı, ölçtü biçti.

فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَۙ ﴿٩١﴾

19 - Kahrolası nasıl da ölçtü biçti!

ثُمَّ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَۙ ﴿٠٢﴾

20 - Yine kahrolası, nasıl ölçtü biçti!

ثُمَّ نَظَرَۙ ﴿١٢﴾

21 - Sonra (Kur’an hakkında) derin derin düşündü.

ثُمَّ عَبَسَ وَبَسَرَۙ ﴿٢٢﴾

22 - Sonra yüzünü ekşitti, kaşlarını çattı.

ثُمَّ اَدْبَرَ وَاسْتَكْبَرَۙ ﴿٣٢﴾

فَقَالَ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا سِحْرٌ يُؤْثَرُۙ ﴿٤٢﴾

(23-24) Sonra arkasını döndü ve büyüklük taslayıp şöyle dedi: “Bu, ancak nakledilegelen bir sihirdir.”

اِنْ هٰذَٓا اِلَّا قَوْلُ الْبَشَرِۜ ﴿٥٢﴾

25 - “Bu, ancak insan sözüdür.”

سَاُصْل۪يهِ سَقَرَ ﴿٦٢﴾

26 - Ben onu “Sekar”a (cehenneme) sokacağım.

وَمَٓا اَدْرٰيكَ مَا سَقَرُۜ ﴿٧٢﴾

27 - Sekar’ın ne olduğunu sen ne bileceksin?

لَا تُبْق۪ي وَلَا تَذَرُۚ ﴿٨٢﴾

28 - Geride bir şey koymaz, bırakmaz.

لَـوَّاحَةٌ لِلْبَشَرِۚ ﴿٩٢﴾

29 - Derileri kavurur.

عَلَيْهَا تِسْعَةَ عَشَرَۜ ﴿٠٣﴾

30 - Üzerinde on dokuz (görevli melek) vardır.

وَمَا جَعَلْنَٓا اَصْحَابَ النَّارِ اِلَّا مَلٰٓئِكَةًۖ وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَهُمْ اِلَّا فِتْنَةً لِلَّذ۪ينَ كَـفَرُواۙ لِيَسْتَيْقِنَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْـكِتَابَ وَيَزْدَادَ الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا ا۪يمَاناً وَلَا يَرْتَابَ الَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْـكِتَابَ وَالْمُؤْمِنُونَۙ وَلِيَقُولَ الَّذ۪ينَ ف۪ي قُلُوبِهِمْ مَرَضٌ وَالْـكَافِرُونَ مَاذَٓا اَرَادَ اللّٰهُ بِهٰذَا مَثَلاًۜ كَذٰلِكَ يُضِلُّ اللّٰهُ مَنْ يَشَٓاءُ وَيَـهْد۪ي مَنْ يَشَٓاءُۜ وَمَا يَعْلَمُ جُنُودَ رَبِّكَ اِلَّا هُوَۜ وَمَا هِيَ اِلَّا ذِكْرٰى لِلْبَشَرِ۟ ﴿١٣﴾

31 - Biz, cehennemin görevlilerini ancak meleklerden kıldık. Onların sayısını inkâr edenler için bir imtihan vesilesi yaptık ki kendilerine kitap verilenler kesin olarak bilsinler, iman edenlerin imanı artsın, kendilerine kitap verilenler ve mü’minler şüpheye düşmesin, kalplerinde bir hastalık bulunanlar ile kâfirler, “Allah, örnek olarak bununla neyi anlatmak istedi” desinler. İşte böyle. Allah, dilediğini saptırır, dilediğini doğru yola iletir. Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir. Bu, insanlar için ancak bir uyarıdır.

كَلَّا وَالْقَمَرِۙ ﴿٢٣﴾

وَالَّيْلِ اِذْ اَدْبَرَۙ ﴿٣٣﴾

وَالصُّبْحِ اِذَٓا اَسْفَرَۙ ﴿٤٣﴾

اِنَّهَا لَاِحْدَى الْـكُبَرِۙ ﴿٥٣﴾

نَذ۪يراً لِلْبَشَرِۙ ﴿٦٣﴾

لِمَنْ شَٓاءَ مِنْكُمْ اَنْ يَتَقَدَّمَ اَوْ يَتَاَخَّرَۜ ﴿٧٣﴾

(32-37) Hayır, (öğüt almazlar.) Aya, çekilip gittiğinde geceye, aydınlandığında sabaha andolsun ki o (cehennem) insan için; içinizden ileri geçmek yahut geri kalmak isteyenler için uyarıcı olarak elbette en büyük bir şeydir.

كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَه۪ينَةٌۙ ﴿٨٣﴾

38 - Herkes kazandığına karşılık bir rehindir.

اِلَّٓا اَصْحَابَ الْيَم۪ينِۜۛ ﴿٩٣﴾

39 - Ancak ahiret mutluluğuna eren kimseler başka.

ف۪ي جَنَّاتٍۜۛ يَتَسَٓاءَلُونَۙ ﴿٠٤﴾

عَنِ الْمُجْرِم۪ينَۙ ﴿١٤﴾

مَا سَلَـكَكُمْ ف۪ي سَقَرَ ﴿٢٤﴾

(40-42) Onlar cennetlerdedirler. Birbirlerine suçlular hakkında sorular sorarlar ve dönüp onlara şöyle derler: “Sizi Sekar’a (cehenneme) ne soktu?”

قَالُوا لَمْ نَكُ مِنَ الْمُصَلّ۪ينَۙ ﴿٣٤﴾

43 - Onlar şöyle derler: “Biz namaz kılanlardan değildik.”

وَلَمْ نَكُ نُطْعِمُ الْمِسْك۪ينَۙ ﴿٤٤﴾

44 - “Yoksula yedirmezdik.”

وَكُنَّا نَخُوضُ مَعَ الْخَٓائِض۪ينَۙ ﴿٥٤﴾

45 - “Batıla dalanlarla birlikte biz de dalardık.”

وَكُنَّا نُكَذِّبُ بِيَوْمِ الدّ۪ينِۙ ﴿٦٤﴾

46 - “Ceza gününü de yalanlıyorduk.”

حَتّٰٓى اَتٰينَا الْيَق۪ينُۜ ﴿٧٤﴾

47 - “Nihayet ölüm bize gelip çattı.”