اَمَّنْ هُوَ قَانِتٌ اٰنَٓاءَ الَّيْلِ سَاجِدًا وَقَٓائِمًا يَحْذَرُ اْلاٰخِرَةَ وَيَرْجُوا رَحْمَةَ رَبِّه۪ۜ قُلْ هَلْ يَسْتَوِى الَّذ۪ينَ يَعْلَمُونَ وَالَّذ۪ينَ لَايَعْلَمُونَۜ اِنَّمَا يَتَذَكَّرُ اُو۬لُواالْاَلْبَابِ۟﴿٩﴾

9. Gece saatlerinde secde ederek, kıyamda durarak ibadet eden, ahiretten sakınan ve Rabbinin rahmetini uman kimse (O’na asi olan kimse gibi midir?) (Ey Muhammed!) de ki: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak saf akıl sahipleri öğüt alır.”

قُلْ يَا عِبَادِ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اتَّقُوا رَبَّكُمْۜ لِلَّذ۪ينَ اَحْسَنُوا ف۪ى هٰذِهِ الدُّنْيَا حَسَنَةٌۜ وَاَرْضُ اللّٰهِ وَاسِعَةٌۜ اِنَّمَا يُوَفَّى الصَّابِرُونَ اَجْرَهُمْ بِغَيْرِ حِسَابٍ﴿٠١﴾

10. De ki: “Ey iman edenler! Rabbinizden korkun. Bu dünyada, iyilik edenler için iyilik vardır. Allah’ın yeri geniştir. Ancak sabredenlere, mükâfatları hesapsız, bol bol verilir.”

فَبَشِّرْ عِبَادِۙ‪…‬﴿٧١﴾

(-)17. …; Öyleyse kullarımı müjdele.

{Not: Bu âyet-i kerimenin tamamı değil, bir kısmı alınmıştır.(MB.)}

اَلَّذ۪ينَ يَسْتَمِعُونَ الْقَوْلَ فَيَتَّبِعُونَ اَحْسَنَهُۜ اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ هَدٰيهُمُ اللّٰهُ وَاُو۬لٰٓئِكَ هُمْ اُو۬لُو الْاَلْبَابِ﴿٨١﴾

18. Onlar ki sözü dinleyip en güzeline tabi olurlar. İşte onlar, Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir ve işte onlar, saf akılların sahipleridir.

{“Bizler için şimdi her şeyin iyi tarafına ve güzel cihetine ve ferah verecek vechine bakmak lâzımdır ki manasız, lüzumsuz, zararlı, sıkıntılı, çirkin, geçici haller nazar-ı dikkatimizi celbedip kalbimizi meşgul etmesin. Sekizinci Söz’de bir bahçeye iki adam, biri çıkar biri giriyor. Bahtiyarı bahçedeki çiçeklere, güzel şeylere bakar, safa ile istirahat eder. Diğer bedbaht, temizlemek elinden gelmediği halde çirkin, pis şeylere hasr-ı nazar eder, midesini bulandırır. İstirahata bedel sıkıntı çeker, çıkar gider. Şimdi hayat-ı içtimaiye-i beşeriyenin safhaları, hususan Yusufiye Medresesi bir bahçe hükmündedir. Hem çirkin, hem güzel, hem kederli, hem ferahlı şeyler beraber bulunur. Âkıl odur ki; ferahlı ve güzel şeylerle meşgul olup, çirkin, sıkıntılı şeylere ehemmiyet vermez, şekvâ ve merak yerinde şükreder, sevinir.” (Ş., On Dördüncü Şua, s.509)}

اَفَمَنْ حَقَّ عَلَيْهِ كَلِمَةُ الْعَذَابِۜ اَفَاَنْتَ تُنْقِذُ مَنْ فِى النَّارِۚ﴿٩١﴾

19. (Ey Muhammed!) üzerine azap sözü hak olan kimseyi mi, ateşteki kimseyi mi kurtaracaksın?

لٰكِنِ الَّذ۪ينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ لَهُمْ غُرَفٌ مِنْ فَوْقِهَا غُرَفٌ مَبْنِيَّةٌۙ تَجْر۪ى مِنْ تَحْتِهَا الْاَنْهَارُۜ وَعْدَ اللّٰهِۜ لَايُخْلِفُ اللّٰهُ الْم۪يعَادَ﴿٠٢﴾

20. Ancak Rablerinden korkanlar için üst üste yapılmış ve altlarından ırmaklar akan odalar (köşkler) vardır. Bu, Allah’ın vaadidir. Allah sözünden caymaz.

اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً فَسَلَكَهُ يَنَاب۪يعَ فِى الْاَرْضِ ثُمَّ يُخْرِجُ بِه۪ زَرْعًا مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهُ ثُمَّ يَه۪يجُ فَتَرٰيهُ مُصْفَرًّا ثُمَّ يَجْعَلُهُ حُطَامًاۜ اِنَّ ف۪ى ذٰلِكَ لَذِكْرٰى لِاُو۬لِى الْاَلْبَابِ۟﴿١٢﴾

21. Görmedin mi, Allah gökten su indirdi de, onu yerdeki pınarlara soktu. Sonra onunla renkleri farklı ekinler çıkarıyor. Sonra (onlar) kurur da; onu sapsarı görürsün. Sonra da onu bir kırıntı yapar. Şüphesiz bunda, saf akıl sahipleri için elbette bir öğüt vardır.

{“İ’lem Eyyühel-Aziz! Gözleri küsuf tutmuş bâzı adamlar, gözleri önünde vukua gelen gayr-ı mahdud hususî haşr ü neşirleri kör gözleriyle gördükleri halde, kıyamet-i kübrayı ve haşr-i umumiyeyi nasıl istiğrab ediyorlar? Acaba çiçek açıp, semere veren ağaçlarda her sene icad edilen meyvelerin haşr ü neşirlerini gördükten sonra haşr-i umumîyi istib’ad eden sıkılmaz mı? Eğer onlar şuhudî bir yakîn ile haşr-i umumîyi görmek isterlerse, -akıllarını da beraber bulundurmak şartıyla- yaz mevsiminde küre-i arz bahçesine girsinler. Acaba ağaç dallarından sallanan o tatlı, ballı, nazif, latif kudret mu’cizeleri o mahlûkat-ı lâtife, evvelkisinin yani ölüp giden semeratın aynı veya misli değil midir?”

“Eğer insanlarda olduğu gibi o meyvelerde de vahdet-i ruhiye olmuş olsa idi, geçmiş ve gelen yeni meyveler birbirinin aynı olmaz mıydı? Fakat ruhları olmadığı için aralarında ayniyete yakın öyle bir misliyet vardır ki, ne aynıdır ve ne de gayr keyfiyeti gösterir. Acaba semerattaki bu vaziyeti gören haşri istib’ad edebilir mi?” (MN., Zeylü'l-Hubab, s.108)}


Yükleniyor...