قُلْ لَايَعْلَمُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ الْغَيْبَ اِلَّا اللّٰهُۜ وَمَا يَشْعُرُونَ اَيَّانَ يُبْعَثُونَ﴿٥٦﴾

65. De ki: “Göklerde ve yerde, Allah’tan başka kimse gaybi bilmez. Onlar ne zaman diriltileceklerini de bilmezler."

{“Sual: Gavs-ı A’zam gibi büyük veliler bazı evkatta, mâzi ve müstakbeli hazır gibi müşahede ederler. Neden mâziye ait cihette sarahat suretinde haber veriyorlar da, istikbalden hafî remizlerle, gizli işaretlerle bahsediyorlar?"

"Elcevap:

لَايَعْلَمُ اْلغَيْبَ اِلاّاللهُ

âyetiyle,

الِمُ اْلغَيْبِ فَلاِيُظْهِرُعلىَ غَيْبِهِ اَحَدًا * اِلَّا مَنِ ارْتَضَى مِنْ رَسُولٍ

âyeti ifade ettikleri kudsî yasağa karşı ubudiyetkârâne bir hüsn-ü edep takınmak için, tasrihten işaret mesleğine girmişler. Tâ ki işaretlerle, remizle anlaşılsın ki, ihtiyarsız, niyetsiz bir surette tâlim-i İlâhî olmuştur. Çünkü istikbalî olan gaybiyat, niyet ve ihtiyar ile verilmediği gibi, niyetle de müdahale etmek, o yasağa karşı adem-i itâati işmam ediyor.” (STG., Sekizinci Lem’a, s.162)}


بَلِ ادَّارَكَ عِلْمُهُمْ فِى اْلاٰخِرَةِ ۠ بَلْ هُمْ ف۪ى شَكٍّ مِنْهَا۠ بَلْ هُمْ مِنْهَا عَمُونَ۟﴿٦٦﴾

66. Hayır, ilimleri ahirette sona erdi. Hayır, onlar ondan şüphe içindedirler. Zira onlar, ondan yana körlerdir.

وَقَالَ الَّذ۪ينَ كَفَرُٓوا ءَاِذَا كُنَّا تُرَابًا وَاٰبَٓاوُ۬ٔنَٓا اَئِنَّا لَمُخْرَجُونَ﴿٧٦﴾

67. Kâfirler (inkârcılar) dediler ki: “Bizler ve atalarımız toprak olduğumuz zaman mı, gerçekten bizler mi elbette (kabirlerden) çıkarılacağız?”

لَقَدْ وُعِدْنَا هٰذَا نَحْنُ وَاٰبَٓاوُ۬ٔنَا مِنْ قَبْلُۙ اِنْ هٰذَٓا اِلَّا ٓ اَسَاط۪يرُ الْاَوَّل۪ينَ﴿٨٦﴾

68. “And olsun, gerçekten biz ve atalarımız önceden bununla tehdit edildik. Bu, öncekilerin masallarından başka bir şey değildir!”

قُلْ س۪يرُوا فِى الْاَرْضِ فَانْظُرُوا كَيْفَ كَانَ عَاقِبَةُ الْمُجْرِم۪ينَ﴿٩٦﴾

69. De ki: “Yeryüzünde gezin de, günahkarların âkibeti nasıl oldu, bir bakın!..”

{“Ve her zîhayatın hukuk-u hayatını kemâl-i mizanla veren, iyiliklere güzel neticeler ve fenalıklara fena neticeler verdiren ve Âdem zamanından beri tâği ve zâlim kavimlere vurduğu tokatlarla kendini pek kuvvetli ihsas ettiren bir adalet-i sermediye, elbette ve hiç şüphe getirmez ki, güneş gündüzsüz olmadığı gibi, o hikmet-i ezeliye, o adalet-i sermediye âhiretsiz olmazlar ve ölümde en zâlimlerin ve en mazlumların bir tarzda gitmelerindeki âkıbetsiz bir dehşetli haksızlığa, adaletsizliğe ve hikmetsizliğe hiçbir vechile müsaade etmezler diye, Hakîm ve Hakem ve Adl ve Âdil isimleri bizim sualimize kat’i cevap veriyorlar.” (Ş., On Birinci Şua, Yedinci Mes’ele, s.211; As., Yedinci Mes’ele, s.29)}

وَلَا تَحْزَنْ عَلَيْهِمْ وَلَا تَكُنْ ف۪ى ضَيْقٍ مِمَّا يَمْكُرُونَ﴿٠٧﴾

70. Onlara üzülme ve kurdukları tuzaklardan da sıkıntı içinde olma!..

وَيَقُولُونَ مَتٰى هٰذَا الْوَعْدُ اِنْ كُنْتُمْ صَادِق۪ينَ﴿١٧﴾

71. “Eğer doğru söyleyenler iseniz, bu vaad (ettiğiniz azap) ne zaman?” derler.

قُلْ عَسٰٓى اَنْ يَكُونَ رَدِفَ لَكُمْ بَعْضُ الَّذ۪ى تَسْتَعْجِلُونَ﴿٢٧﴾

72. De ki: “Acele istediğiniz bazı şeylerin (azabın) bir kısmı arkanıza düşmüş olabilir.”

وَاِنَّ رَبَّكَ لَذُو فَضْلٍ عَلَى النَّاسِ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَايَشْكُرُونَ﴿٣٧﴾

73. Şüphesiz Rabbin gerçekten insanlara karşı lütuf sahibidir. Fakat onların çoğu şükretmezler.

وَاِنَّ رَبَّكَ لَيَعْلَمُ مَاتُكِنُّ صُدُورُهُمْ وَمَا يُعْلِنُونَ﴿٤٧﴾

74. Şüphesiz Rabbin, (onların) göğüslerinin gizlediğini ve (onların) açıkladıklarını da elbette bilir.

وَمَا مِنْ غَٓائِبَةٍ فِى السَّمَٓاءِ وَالْاَرْضِ اِلَّا ف۪ى كِتَابٍ مُب۪ينٍ﴿٥٧﴾

75. Gökte ve yerde gaip (göze görükmeyen) ne varsa, mutlaka apaçık bir kitapta (Levh-i Mahfuz’da)dır.

{(bk. Yunus Sûresi 61. âyet açıklaması, s.26)}

اِنَّ هٰذَا الْقُرْاٰنَ يَقُصُّ عَلٰى بَن۪ٓى اِسْرَٓائ۪يلَ اَكْثَرَ الَّذ۪ى هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَ﴿٦٧﴾

76. Şüphesiz bu Kur’an, İsrailoğullarına ihtilaf etikleri şeyin çoğunu anlatmaktadır.

وَتَرَى الْجِبَالَ تَحْسَبُهَا جَامِدَةً وَهِىَ تَمُرُّ مَرَّ السَّحَابِۜ صُنْعَ اللّٰهِ الَّذ۪ٓى اَتْقَنَ كُلَّ شَىْءٍۜ اِنَّهُ خَب۪يرٌ بِمَا تَفْعَلُونَ﴿٨٨﴾

88. Dağları görür, onları donuk sanırsın; oysa onlar bulutun geçmesi gibi geçer. (Bu), her şeyi sağlam yapan Allah’ın işidir. Şüphesiz O, yaptıklarınızdan haberdardır.

{“Hem O Kadîr-i Mutlak, her bir asrı, herbir seneyi, herbir günü bir model yaptığı gibi, rû-yi zemini, herbir dağ ve sahrâyı, bağ ve bostanı, herbir ağacı birer model yapmıştır. Vakit bevakit, taze taze birer kâinatı zeminde kuruyor, birer yeni dünyayı icad ediyor, birer âlemi alıp da diğer muntazam bir âlemi getiriyor. (…) İşte şu işleri nihayet hüsn-ü san'at ve kemâl-i intizamla yapan ve şu birbiri arkasında gelen ve zaman ipine takılan seyyar âlemleri nihayet hikmet ve inayet ve kemâl-i kudret ve san'atla değiştiren Zat, elbette gayet Kadîr ve Hakîmdir, nihayet derecede Basîr ve Alîmdir.Tesadüf Onun işine karışamaz.” (S., On Altıncı Söz İkinci Şua, s.196. Ayrıca bk. MN., Zeyl-ül Hubab, s.109)}

وَقُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِ سَيُر۪يكُمْ اٰيَاتِه۪ فَتَعْرِفُونَهَاۜ وَمَا رَبُّكَ بِغَافِلٍ عَمَّا تَعْمَلُونَ﴿٣٩﴾

93. De ki: “Allah’a hamd olsun, size âyetlerini gösterecek, siz de onları tanıyacaksınız. Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir.”

{(bk. Yunus Sûresi 61. âyet açıklaması, s.26)

“İşte Kur’an baştan başa kâinata müteveccih olan âyâtı şu esasa göre gider. Hakikat-i dünyayı olduğu gibi açar, gösterir. Çirkin dünyayı, ne kadar çirkin olduğunu göstermekle, beşerin yüzünü ondan çevirtir, Sânie bakan güzel dünyanın güzel yüzünü gösterir, beşerin gözünü ona diktirir. Hakikî hikmeti ders verir, kâinat kitabının mânâlarını talim eder, hurufat ve nukuşlarına az bakar. Sarhoş felsefe gibi çirkine âşık olup, mânâyı unutturup, hurufatın nukuşuyla insanların vaktini mâlâyâniyatta sarf ettirmiyor.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Üçüncü Şule, İkinci Ziya ve Birinci Şule, Üçüncü Şua, s.438 ve 406)}