ءَاَنْتُمْ تَخْلُقُونَهُٓ اَمْ نَحْنُ الْخَالِقُونَ﴿٩٥﴾

59. Onu yaratanlar siz misiniz yoksa, yaratanlar biz miyiz?

نَحْنُ قَدَّرْنَا بَيْنَكُمُ الْمَوْتَ وَمَا نَحْنُ بِمَسْبُوق۪ينَۙ﴿٠٦﴾

60. Biz aranızda ölümü takdir ettik ve biz, (önüne) geçilenler (aciz olanlar) değiliz,

عَلٰٓى اَنْ نُبَدِّلَ اَمْثَالَكُمْ وَنُنْشِئَكُمْ ف۪ى مَالَا تَعْلَمُونَ﴿١٦﴾

61. (Sizi) benzerlerinizle değiştirmekten ve sizi bilmediğiniz şekilde yeniden yaratmaktan (aciz değiliz).

وَلَقَدْ عَلِمْتُمُ النَّشْاَةَ اْلاُو۫لٰى فَلَوْلَا تَذَكَّرُونَ﴿٢٦﴾

62. Andolsun, gerçekten ilk yaratmayı bildiniz, düşünmeli (ibret almalı) değil misiniz?

اَفَرَاَيْتُمْ مَا تَحْرُثُونَۜ﴿٣٦﴾

ءَاَنْتُمْ تَزْرَعُونَهُٓ اَمْ نَحْنُ الزَّارِعُونَ﴿٤٦﴾

لَوْ نَشَٓاءُ لَجَعَلْنَاهُ حُطَامًا فَظَلْتُمْ تَفَكَّهُونَ﴿٥٦﴾

63-65. Ektiğiniz şeyi gördünüz mü? Onu siz mi bitiriyorsunuz, yoksa bitirenler biz miyiz? Eğer dilersek, onu elbette kırıntı (kuru çöp) yaparız da şaşardınız.

اِنَّا لَمُغْرَمُونَۙ﴿٦٦﴾

بَلْ نَحْنُ مَحْرُومُونَ﴿٧٦﴾

66, 67. “Gerçekten biz elbette borçlananlarız!”; daha doğrusu: “Biz mahrumlarız!” (derdiniz).

اَفَرَاَيْتُمُ الْمَٓاءَ الَّذ۪ى تَشْرَبُونَۜ﴿٨٦﴾

ءَاَنْتُمْ اَنْزَلْتُمُوهُ مِنَ الْمُزْنِ اَمْ نَحْنُ الْمُنْزِلُونَ﴿٩٦﴾

لَوْ نَشَٓاءُ جَعَلْنَاهُ اُجَاجًا فَلَوْلَا تَشْكُرُونَ﴿٠٧﴾

68-70. İçtiğiniz suyu gördünüz mü? Onu buluttan siz mi indirdiniz, yoksa indirenler biz miyiz? Eğer dilersek, onu tuzlu yaparız. Şükretmeli değil misiniz?

{“Yağmurun taneleri sayısınca menfaatler ve katreleri adedince rahmanî cilveler ve reşhaları miktarınca hikmetler içinde bulunuyor. Hem o şirin ve latif ve mübarek katreler o kadar muntazam ve güzel halkediliyor ki, hususan yaz mevsiminde gelen dolu o kadar mizan ve intizam ile gönderiliyor ve iniyor ki; fırtınalar ile çalkanan ve büyük şeyleri çarpıştıran şiddetli rüzgârlar, onların müvazene ve intizamlarını bozmuyor; katreleri birbirine çarpıp, birleştirip, zararlı kütleler yapmıyor. Ve bunlar gibi çok hakîmane işlerde ve bilhâssa zîhayatta çalıştırılan basit ve camid ve şuursuz müvellidülma’ ve müvellidülhumuza (hidrojen-oksijen) gibi iki basit maddeden terekküb eden bu su, yüzbinlerle hikmetli ve şuurlu ve muhtelif hizmetlerde ve san’atlarda istihdam ediliyor. Demek bu tecessüm etmiş ayn-ı rahmet olan yağmur, ancak bir Rahman-ı Rahîm’in hazine-i gaybiye-i rahmetinde yapılıyor ve nüzulüyle

وَهُوَ الَّذِى يُنَزِّلُ الْغَيْثَ مِنْ بَعْدِ ما قَنَطُوا وَيَنْشُرُ رَحْمَتَهُ

âyetini maddeten tefsir ediyor.” (Ş., Yedinci Şua, Birinci Makamın İkinci Mertebesi, s.109)}


اَفَرَاَيْتُمُ النَّارَ الَّت۪ى تُورُونَۜ﴿١٧﴾

ءَاَنْتُمْ اَنْشَاْتُمْ شَجَرَتَهَٓا اَمْ نَحْنُ الْمُنْشِؤُ۫نَ﴿٢٧﴾

نَحْنُ جَعَلْنَاهَا تَذْكِرَةً وَمَتَاعًا لِلْمُقْو۪ينَۚ﴿٣٧﴾

71-73. Çaktığınız ateşi gördünüz mü? Onun ağacını siz mi yaptınız, yoksa yapanlar biz miyiz? Biz onu (cehennem ateşi için) bir ibret ve yolcular için bir yararlanma kıldık.

فَسَبِّحْ بِاسْمِ رَبِّكَ الْعَظ۪يمِ۟﴿٤٧﴾

74. Öyleyse büyük Rabbinin adını tesbih et.

فَلَٓا اُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِۙ﴿٥٧﴾

وَاِنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُونَ عَظ۪يمٌۙ﴿٦٧﴾

75, 76. Hayır! Yıldızların düştükleri yere yemin ederim ki, Gerçekten bu, eğer bilirseniz, elbette büyük bir yemindir.

{“Cenâb-ı Hak, Kur’anda çok şeylere kasem etmiş. Kasemât-ı Kur’aniyyede çok büyük nükteler var, çok sırlar var...

وَالنَّجْمِ إذَا هَوَى* فَلآ اُقْسِمُ بِمَوَاقِعِ النُّجُومِ *وَإنَّهُ لَقَسَمٌ لَوْ تَعْلَمُون عَظِيمٌ

deki kasem; yıldızların sukutuyla vahye şübhe îras etmemek için cinn ve şeytanların gaybî haberlerden kesilmelerine alâmet olduğuna işaret etmekle beraber; yıldızları dehşetli azametleriyle ve kemal-i intizam ile yerlerine yerleştirmek ve seyyaratları hayret-engiz bir surette döndürmekteki azamet-i kudret ve kemal-i hikmeti, o kasem ile ihtar ediyor.” (M., Yirmi Dokuzuncu Mektub, Birinci Kısım, İkinci Nükte, s.389)}


اِنَّهُ لَقُرْاٰنٌ كَر۪يمٌۙ﴿٧٧﴾

ف۪ى كِتَابٍ مَكْنُونٍۙ﴿٨٧﴾

77, 78. Şüphesiz o saklı (korunmuş) bir kitapta bulunan Kur’an-ı Kerim’dir.

لَا يَمَسُّهُٓ اِلَّا الْمُطَهَّرُونَۜ﴿٩٧﴾

تَنْز۪يلٌ مِنْ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ﴿٠٨﴾

79, 80. Ona ancak iyice temizlenenler el sürer. (O) Alemlerin Rabbinden indirilme (bir Kitaptır).

{“Kur’ân, bütün alemlerin Rabbi itibariyle, Allah’ın kelamıdır. Hem bütün mevcudatın İlahı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır. Hem bütün Semavat ve Arzın Hâlıkı namına bir hitabdır. Hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir. Hem saltanat-ı âmme-i Sübhaniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir. Hem rahmet-i vasia-i muhita nokta-i nazarında bir defter-i iltifatat-ı Rahmaniyedir. Hem uluhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır. Hem ism-i a’zamın muhitinden nüzul ile arş-ı a’zamın bütün muhatına bakan ve teftiş eden hikmetfeşan bir Kitab-ı Mukaddes’tir. Ve şu sırdandır ki, ‘Kelâmullah’ ünvanı, kemal-i liyakatla Kur’ana verilmiş ve daima da veriliyor.” ( S., Yirmi Beşinci Söz, İkinci Cüz ve Tetimme-i Tarif, s.367)}

اَفَبِهٰذَا الْحَد۪يثِ اَنْتُمْ مُدْهِنُونَۙ﴿١٨﴾

81. Bu sözü mü siz küçümsüyorsunuz?

وَتَجْعَلُونَ رِزْقَكُمْ اَنَّكُمْ تُكَذِّبُونَ﴿٢٨﴾

82. Rızkınızı muhakkak onu yalanlamak mı kılıyorsunuz?

فَلَوْلَٓا اِذَا بَلَغَتِ الْحُلْقُومَۙ﴿٣٨﴾

وَاَنْتُمْ ح۪ينَئِذٍ تَنْظُرُونَۙ﴿٤٨﴾

وَنَحْنُ اَقْرَبُ اِلَيْهِ مِنْكُمْ وَلٰكِنْ لَاتُبْصِرُونَ﴿٥٨﴾

83-85. Can boğaza dayandığı zaman değil mi? O zaman siz bakarsınız ki; biz ona, sizden daha yakınız, ancak siz görmezsiniz.