اِلَّا ق۪يلاً سَلَامًا سَلَامًا﴿٦٢﴾

26. Ancak bir söz: Selam, selam!..

وَاَصْحَابُ الْيَم۪ينِ مَٓا اَصْحَابُ الْيَم۪ينِۜ﴿٧٢﴾

27. Sağın sahipleri, nedir sağın sahipleri?

ف۪ى سِدْرٍ مَخْضُودٍۙ﴿٨٢﴾

وَطَلْحٍ مَنْضُودٍۙ﴿٩٢﴾

وَظِلٍّ مَمْدُودٍۙ﴿٠٣﴾

وَمَٓاءٍ مَسْكُوبٍۙ﴿١٣﴾

وَفَاكِهَةٍ كَث۪يرَةٍۙ﴿٢٣﴾

لَا مَقْطُوعَةٍ وَلَا مَمْنُوعَةٍۙ﴿٣٣﴾

وَفُرُشٍ مَرْفُوعَةٍۜ﴿٤٣﴾

28-34. Dikensiz kirazlar, istifli (tıklım tıklım dizili) muz ağaçları, uzamış gölgede, daima (çağlayarak) akan sular ve pek çok meyveler arasında; kesilmemiş, yasaklanmamış, yükseltilmiş döşeklerdedirler.

اِنَّٓا اَنْشَاْنَاهُنَّ اِنْشَٓاءًۙ﴿٥٣﴾

فَجَعَلْنَاهُنَّ اَبْكَارًاۙ﴿٦٣﴾

عُرُبًا اَتْرَابًاۙ﴿٧٣﴾

ِلَاصْحَابِ الْيَم۪ينِۜ ۟﴿٨٣﴾

35-38. Gerçekten biz onları (cennet kadınlarını) yeniden yarattık; onları bakireler kıldık. Kocalarına düşkünler, yaşıtlar. (Bunlar) sağın sahipleri içindir.

{“... Evet, Cennet bütün lezaiz-i maneviyeye medar olduğu gibi, bütün lezaiz-i cismaniyeye de medardır.”

“… Ekl ve şürb ve muamele-i zevciyye; gerçi bu dünyada bir ihtiyaçtan gelir, bir vazifeye gider. Fakat o vazifeye bir ücret-i muaccele olarak öyle mütenevvi leziz lezzet içlerine bırakılmıştır ki, sair lezaize tereccuh ediyor. Madem bu dâr-ı elemde, bu kadar acib ve ayrı ayrı lezzetlere medar; ekl ve nikâhtır. Elbette dâr-ı lezzet ve saadet olan Cennet’te o lezzetler; o kadar ulvî bir suret alıp ve vazife-i dünyeviyenin uhrevî ücretini de lezzet olarak ona katarak ve dünyevî ihtiyacı dahi uhrevî bir hoş iştiha suretinde ilâve ederek, Cennet’e lâyık ve ebediyete münasib, en câmi’ hayatdar bir maden-i lezzet olur.” (S., Yirmi Sekizinci Söz, s.497, 499)}


ثُلَّةٌ مِنَ الْاَوَّل۪ينَۙ﴿٩٣﴾

وَثُلَّةٌ مِنَ اْلاٰخِر۪ينَۜ﴿٠٤﴾

39, 40. Önceki(ümmet)lerden pek çok. Sonraki(ümmet) lerden de pek çok.

وَاَصْحَابُ الشِّمَالِۙ مَٓا اَصْحَابُ الشِّمَالِۜ﴿١٤﴾

41. Solun sahipleri, nedir solun sahipleri?

ف۪ى سَمُومٍ وَحَم۪يمٍۙ﴿٢٤﴾

وَظِلٍّ مِنْ يَحْمُومٍۙ﴿٣٤﴾

لَابَارِدٍ وَلَا كَر۪يمٍ﴿٤٤﴾

42-44. Sıcak rüzgarın (ateşin) ve kaynar suyun içinde, kapkara dumandan bir gölge altındadırlar; ki, ne serindir, ne de hoş!

اِنَّهُمْ كَانُوا قَبْلَ ذٰلِكَ مُتْرَف۪ينَۚ﴿٥٤﴾

45. Çünkü onlar, bundan önce nimetle şımaranlar idiler.

وَكَانُوا يُصِرُّونَ عَلَى الْحِنْثِ الْعَظ۪يمِۚ﴿٦٤﴾

46. Büyük günah üzerinde ısrar ederlerdi.

وَكَانُوا يَقُولُونَ اَئِذَا مِتْنَا وَكُنَّا تُرَابًا وَعِظَامًا ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَۙ﴿٧٤﴾

اَوَ اٰبَٓاوُ۬ٔنَا الْاَوَّلُونَ﴿٨٤﴾

47, 48. “Öldüğümüz, toprak ve kemikler olduğumuz zaman mı, gerçekten biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?” derlerdi.

{(bk. Yâsin Sûresi 79. âyet açıklaması, s.83)}

قُلْ اِنَّ الْاَوَّل۪ينَ وَاْلاٰخِر۪ينَۙ﴿٩٤﴾

لَمَجْمُوعُونَ اِلٰى م۪يقَاتِ يَوْمٍ مَعْلُومٍ﴿٠٥﴾

49, 50. De ki: “Şüphesiz öncekiler ve sonrakiler, elbette belli bir günün belli vaktinde, mutlaka toplanacaklardır.

ثُمَّ اِنَّكُمْ اَيُّهَا الضَّٓالُّونَ الْمُكَذِّبُونَۙ﴿١٥﴾

َلاٰكِلُونَ مِنْ شَجَرٍ مِنْ زَقُّومٍۙ﴿٢٥﴾

فَمَالِؤُ۫نَ مِنْهَا الْبُطُونَۚ﴿٣٥﴾

فَشَارِبُونَ عَلَيْهِ مِنَ الْحَم۪يمِۚ﴿٤٥﴾

فَشَارِبُونَ شُرْبَ الْه۪يمِۜ﴿٥٥﴾

51-55. Sonra sizler, ey sapıklar, yalanlayanlar! Zakkumdan bir ağaçtan mutlaka yiyecek, ondan karınları(nızı) dolduracaksınız. Üstüne de kaynar sudan içeceksiniz. (Susuzluk hastalığına yakalanmış) susuz develerin içmesi gibi içeceksiniz.

هٰذَا نُزُلُهُمْ يَوْمَ الدّ۪ينِۜ﴿٦٥﴾

56. İşte bu, ceza günü onların ikramıdır!

{“İkinci ve Sekizinci Sözlerde isbat edildiği gibi; iman bir manevi Cennet çekideğini taşıyor.. küfür dahi, manevî bir cehennemin tohumunu saklıyor. Nasılki küfür, Cehennem’in bir çekirdeğidir. Öyle de; Cehennem, onun bir meyvesidir. Nasıl küfür, Cehennem’e duhûlüne sebebdir; öyle de Cehennem’in vücuduna ve icadına dahi sebeptir.” (S., Yirmi Sekizinci Söz, Zeyl, s.503)

“Evet, insanın cevheri büyüktür. Öyle ise, ebede namzeddir. Mahiyeti âliyedir, öyle ise cinayeti dahi azîmdir. Sair mevcudata benzemez. İntizamı da mühimdir. İntizamsız olamaz, mühmel kalamaz, abes edilmez, fena-yı mutlak ile mahkûm olamaz, adem-i sırfa kaçamaz. Ona Cehennem ağzını açmış bekliyor. Cennet ise, aguş-u nazdaranesini açmış gözlüyor.” (S., Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksad, İkinci Esas, s.525. Ayrıca bk. M., Birinci Mektup, Üçüncü Sual, s.10)}


نَحْنُ خَلَقْنَاكُمْ فَلَوْلَا تُصَدِّقُونَ۟﴿٧٥﴾

57. Biz, sizi yarattık; tasdik etmeli değil misiniz?

اَفَرَاَيْتُمْ مَاتُمْنُونَۜ﴿٨٥﴾

58. Akıttığınız meniyi gördünüz mü?

{“Elbette Kadîr-i Mutlak hadsiz kudretiyle manzume-i şemsiyeyi çevirmesi ve arz sefinesini medar-ı senevîsinde gezdirmesi, bir cesedde kanı ve kandaki küreyvat-ı hamra ve beyzayı ve o küreciklerdeki zerreleri nizamlı, hikmetli çevirmesi derecesinde sühuletli ve kolaydır ki; bir insanı kâinat sisteminde hârika cihazlarıyla bir katre sudan birden zahmetsiz yaratır. Demek o ezelî ve hadsiz kudrete isnad edilse; bu kâinatın icadı, bir insanın icadı kadar sühulet peyda eder, kolay olur. Eğer ona verilmezse; birtek insanı, acib cihazları ve duygularıyla yaratmak, kâinat kadar müşkilatlı olur.” (Ş., On Beşinci Şua, İkinci Makam, İkinci Basamak, s.659)}