قُلْ تَرَبَّصُوا فَاِنّ۪ى مَعَكُمْ مِنَ الْمُتَرَبِّص۪ينَۜ﴿١٣﴾

31. De ki: “Bekleyin; şüphesiz ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim!”

اَمْ تَاْمُرُهُمْ اَحْلَامُهُمْ بِهٰذَٓا اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَۚ﴿٢٣﴾

32. Yoksa onlara bunu akılları mı emrediyor; yoksa onlar, bir azgınlar toplumu mudurlar?

{“Acaba akıllarına güvenen akılsız feylesoflar gibi, ‘Aklımız bize yeter’ deyip sana ittibadan istinkaf mı ederler. Halbuki akıl ise, sana ittibaı emreder. Çünki bütün dediğin makuldür. Fakat akıl kendi başıyla ona yetişemez.

اَمْ هُمْ قَوْمٌ طَاغُونَ

Yahut: İnkârlarına sebeb, tâgi zalimler gibi, Hakk’a serfüru etmemeleri midir? Halbuki mütecebbir zalimlerin rüesaları olan Firavunların, Nemrudların âkibetleri mâlumdur.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.386)}


اَمْ يَقُولُونَ تَقَوَّلَهُۚ بَلْ لَايُؤْمِنُونَۚ﴿٣٣﴾

33. Yoksa: “Onu kendi uydurdu!” mu, diyorlar? Hayır, onlar inanmıyorlar.

{“Yalancı, vicdansız münafıklar gibi; ‘Kur’an senin sözlerindir!’ diye, seni ittiham mı ediyorlar! Halbuki, tâ şimdiye kadar sana Muhammed-ül Emin diyerek içlerinde seni en doğru sözlü biliyorlardı. Demek onların imana niyetleri yoktur. Yoksa Kur’anın âsâr-ı beşeriye içinde bir nazîrini bulsunlar.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.386)}

فَلْيَاْتُوا بِحَد۪يثٍ مِثْلِه۪ٓ اِنْ كَانُوا صَادِق۪ينَۜ﴿٤٣﴾

34. Öyleyse O’nun gibi bir söz getirsinler, eğer doğru söyleyenler iseler.

اَمْ خُلِقُوا مِنْ غَيْرِ شَىْءٍ اَمْ هُمُ الْخَالِقُونَۜ﴿٥٣﴾

35. Yoksa, bir şeysiz (yaratıcısız) mı yaratıldılar? Yoksa yaratanlar onlar mı?

{“... Acaba gözleri kör olmuş, görmüyorlar mı ki, kâinat baştan aşağıya kadar hikmetlerle müzeyyen ve gayelerle müsmirdir ve mevcudat, zerrelerden güneşlere kadar vazifelerle muvazzaftır ve evamir-i İlahiyeye musahhardırlar...”

“… Demek kendilerini birer Hâlık zannederler. Halbuki birtek şeyin Hâlıkı, her bir şeyin Hâlıkı olmak lâzım gelir. Demek ki bir ve gururları onları nihayet derecede ahmaklaştırmış ki, bir sineğe, bir mikroba karşı mağlub bir âciz-i mutlakı, bir Kadîr-i Mutlak zannederler. Madem bu derece akıldan, insaniyetten sukut etmişler. Hayvandan, belki cemadattan daha aşağıdırlar. Öyle ise, bunların inkârlarından müteessir olma. Bunları dahi, bir nevi muzır hayvan ve pis maddeler sırasına say. Bakma, ehemmiyet verme.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.386)}


اَمْ خَلَقُوا السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَۚ بَلْ لَايُوقِنُونَۜ﴿٦٣﴾

36.Yoksa gökleri ve yeri kendileri mi yarattılar? Hayır, onlar kesin şekilde inanmıyorlar.

{“Halikı inkâr eden fikirsiz, sersem muattıla gibi, Allah’ı inkar mı ediyorlar ki, Kur’anı dinlemiyorlar. Öyle ise, semavat ve arzın vücudlarını inkâr etsinler veyahut ‘Biz halkettik!’ desinler. Bütün bütün aklın zıvanasından çıkıp, divaneliğin hezeyanına girsinler. Çünki semada yıldızları kadar, zeminde çiçekleri kadar berahin-i tevhid görünüyor, okunuyor. Demek yakîne ve hakka niyetleri yoktur. Yoksa “Bir harf kâtibsiz olmaz.” bildikleri halde, nasıl bir harfinde bir kitab yazılan şu kâinat kitabını kâtipsiz zannediyorlar.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.387)}

اَمْ عِنْدَهُمْ خَزَٓائِنُ رَبِّكَ اَمْ هُمُ الْمُصَيْطِرُونَۜ﴿٧٣﴾

37. Yoksa, Rabbinin hazineleri onların yanında mı? Yoksa, onlar zorbalar mı?

{“Öyle ise, bütün mevcudatta görünen ve ihtiyar ve iradeyi gösteren bütün asar-ı hikmeti gayatı ve intizamatı ve semeratı ve âsâr-ı rahmet ve inayatı ve bütün enbiyanın bütün mu’cizatlarını inkâr etsinler veya ‘ Mahlukata verilen ihsanatın hazineleri yanımızda ve elimizdedir’ desinler. Kabil-i hitab olmadıklarını göstersinler. Sen de onların inkârından müteellim olma. Allah’ın akılsız hayvanları çoktur, de.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.387)}

اَمْ لَهُمْ سُلَّمٌ يَسْتَمِعُونَ ف۪يهِۚ فَلْيَاْتِ مُسْتَمِعُهُمْ بِسُلْطَانٍ مُب۪ينٍۜ﴿٨٣﴾

38. Yoksa onların, çıkıp (gizli sırları) dinleyecekleri merdiveni mi var? Öyleyse dinleyicileri açık bir kanıt getirsin.

{“Veyahut: Cin ve şeytana uyup kehanetfüruşlar, ispirtizmacılar gibi, âlem-i gayba başka bir yol mu bulunmuş zannederler? Öyle ise, şeytanlarına kapanan semavata, onunla çıkılacak bir merdivenleri mi var tahayyül ediyorlar ki, senin semavî haberlerini tekzib ederler. Böyle şarlatanların inkârları, hiç hükmündedir.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.387)}

اَمْ لَهُ الْبَنَاتُ وَلَكُمُ الْبَنُونَۜ﴿٩٣﴾

39. Yoksa, kızlar O’nun da oğullar sizin mi?

{“Zâtı, cismaniyetten mücerred ve muallâ ve mahiyeti tecezzi ve tekessürden münezzeh ve müberra ve kudreti aczden mukaddes ve bîhemta olan Zât-ı Zülcelal’e evlâd isnad etmek, hem o âciz, mümkin, miskin insanlar dahi beğenmedikleri ve izzet-i mağruranesine yakıştıramadıkları bir nevi evlâd yani hadsiz kızları isnad etmek; öyle bir safsatadır ve öyle bir divanelik hezeyanıdır ki, o fikirde olan heriflerin tekzibleri, inkârları hiçtir. Aldırmamalısın. Herbir sersemin safsatasına, her divanenin hezeyanına kulak verilmez.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.388)}

اَمْ تَسْئَلُهُمْ اَجْرًا فَهُمْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَۜ﴿٠٤﴾

40. Yoksa, sen onlardan bir ücret istiyorsun da ağır borç yükü altında mı kalmışlar?

{“Veyahut: Hırsa, hıssete alışmış tâğî, bâgî dünyaperestler gibi senin tekâlifini ağır mı buluyorlar ki, senden kaçıyorlar ve bilmiyorlar mı ki, sen ecrini, ücretini yalnız Allah’tan istiyorsun ve onlara Cenab-ı Hak tarafından verilen maldan hem bereket, hem fakirlerin hased ve beddualarından kurtulmak için, ya on’dan veya kırk’tan birisini kendi fakirlerine vermek ağır bir şey midir ki, emr-i zekatı ağır görüp İslâmiyetten çekiniyorlar? Bunların tekzibleri ehemmiyetsiz olmakla beraber, hakları tokattır. Cevap vermek değil...” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.388)}

اَمْ عِنْدَهُمُ الْغَيْبُ فَهُمْ يَكْتُبُونَۜ﴿١٤﴾

41. Yoksa, gayb onların yanında da, onlar mı (ona bakarak mı) yazıyorlar?

{“Gaybî kitapları mı varki, senin gaybî kitabını kabul etmiyorlar. Öyle ise, vahye mazhar resullerden başka kimseye açılmayan ve kendi başıyla ona girmeye kimsenin haddi olmayan âlem-i gayb, kendi yanlarında hazır, açık tahayyül edip ondan malûmat alarak yazıyorlar hülyâsında bulunuyorlar.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.388)}

اَمْ يُر۪يدُونَ كَيْدًاۜ فَالَّذ۪ينَ كَفَرُوا هُمُ الْمَك۪يدُونَۜ﴿٢٤﴾

42. Yoksa (bir) tuzak kurmak mı istiyorlar? Asıl kafirler tuzağa düşenlerdir.

{“Fıtratları bozulmuş, vicdanları çürümüş şarlatan münafıklar, dessas zındıklar gibi ellerine geçmeyen hidayetten halkları aldatıp çevirmek, hile edip döndürmek mi istiyorlar ki, sana karşı kâh kâhin, kâh mecnun, kâh sahir deyip, kendileri dahi inanmadıkları halde başkalarını inandırmak mı istiyorlar? Böyle hilebaz şarlatanları insan sayıp desiselerinden, inkârlarından müteessir olarak fütur getirme. Belki daha ziyade gayret et. Çünki onlar kendi nefislerine hile ederler, kendilerine zarar ederler ve onların fenalıkta muvaffakıyetleri muvakkattır ve istidracdır, bir mekr-i İlâhîdir.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.389)}

اَمْ لَهُمْ اِلٰهٌ غَيْرُ اللّٰهِۜ سُبْحَانَ اللّٰهِ عَمَّا يُشْرِكُونَ﴿٣٤﴾

43. Yoksa onların Allah’tan başka bir İlahı mı var? Allah, onların şirk koştukları şeyden münezzehtir.

وَاِنْ يَرَوْا كِسْفًا مِنَ السَّمَٓاءِ سَاقِطًا يَقُولُوا سَحَابٌ مَرْكُومٌ﴿٤٤﴾

44. Eğer gökten bir parça düştüğünü görseler: “Üst üste yığılmış bir bulut.” derler.

فَذَرْهُمْ حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذ۪ى ف۪يهِ يُصْعَقُونَۙ﴿٥٤﴾

45. Bırak onları, ta çarpılacakları günlerine kavuşuncaya kadar.

يَوْمَ لَا يُغْن۪ى عَنْهُمْ كَيْدُهُمْ شَيْئًا وَلَا هُمْ يُنْصَرُونَۜ﴿٦٤﴾

46. O günde tuzakları onlardan bir şey savmaz, ne de onlara yardım edilir.

وَاِنَّ لِلَّذ۪ينَ ظَلَمُوا عَذَابًا دُونَ ذٰلِكَ وَلٰكِنَّ اَكْثَرَهُمْ لَايَعْلَمُونَ﴿٧٤﴾

47. Gerçekten zalimler için bundan başka da azap vardır. Fakat onların çoğu bilmezler.

وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَاِنَّكَ بِاَعْيُنِنَا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ ح۪ينَ تَقُومُۙ﴿٨٤﴾

48. Rabbinin hükmüne sabret: Çünkü sen gözlerimiz(önün)desin. Kalkacağın zaman Rabbini Hamd ile tesbih et.

{“Hizb-ül Ekber-ül Kur’ân’ı açtım. Birden bu âyet-i kerime

وَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ فَإِنَّكَ بِاَعْيُنِنا وَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ

karşıma çıktı. ‘Bana bak!’ dedi. Ben de baktım, üç kuvvetli emare ile mana-yı işarî bana ve bize teselli veriyor. Şimdi başımıza gelen bu musibeti bir cihette hiçe indirdi ve Isparta’ya mevkufen beşinci nefyimi, o kalbî duamın kabul olmasına delil eyledi.” (TH., Beşinci Kısım, Denizli Hayatı, s.421)}


وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ وَاِدْبَارَ النُّجُومِ﴿٩٤﴾

49. Geceden (gecenin bir kısmında) ve yıldızların batmasından sonra da, O’nu tesbih et.

{“Meselâ, bu âyette

وَمِنَ الَّيْلِ فَسَبِّحْهُ

dan ehemmiyetli bir sünnet olan iki rek’at teheccüd namazını ve

إِدْبَارَ النُّجُوم ِ

dan, bir sünnet-i müekkede olan sabah fecir sünnetini zikretmiş. Yoksa evvelki mananın daha çok efradı var. Kardeşim, seninle konuşmak kesilmemiş.” (Ş., On Üçüncü Şua, Aziz Sıdık Kardeşim Re’fet Bey!, s.298)}