يَوْمَ يُدَعُّونَ اِلٰى نَارِ جَهَنَّمَ دَعًّاۜ﴿٣١﴾

هٰذِهِ النَّارُ الَّت۪ى كُنْتُمْ بِهَا تُكَذِّبُونَ﴿٤١﴾

13, 14. O gün, cehenneme bir itilmekle itilirler de; “İşte yalanladığınız ateş budur!” denir.

اَفَسِحْرٌ هٰذَٓا اَمْ اَنْتُمْ لَاتُبْصِرُونَ﴿٥١﴾

15. “Bu sihir midir, yoksa siz görmüyor musunuz?”

اِصْلَوْهَا فَاصْبِرُٓوا اَوْ لَاتَصْبِرُواۚ سَوَٓاءٌ عَلَيْكُمْۜ اِنَّمَا تُجْزَوْنَ مَاكُنْتُمْ تَعْمَلُونَ﴿٦١﴾

16. “Girin oraya; ister sabredin ister sabretmeyin, size birdir. Ancak yaptığınız şeyle cezalandırılıyorsunuz!”

اِنَّ الْمُتَّق۪ينَ ف۪ى جَنَّاتٍ وَنَع۪يمٍۙ﴿٧١﴾

فَاكِه۪ينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمْ رَبُّهُمْۚ وَوَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ عَذَابَ الْجَح۪يمِ﴿٨١﴾

17, 18. Şüphesiz müttakiler (kötülüklerden korunanlar), Rablerinin kendilerine verdiği ile zevk sürerek cennetlerde ve nimetlerdedirler. Rableri onları cehennem azabından korumuştur.

كُلُوا وَاشْرَبُوا هَن۪ٓيئًا بِمَا كُنْتُمْ تَعْمَلُونَۙ﴿٩١﴾

مُتَّكِئ۪ينَ عَلٰى سُرُرٍ مَصْفُوفَةٍۚ وَزَوَّجْنَاهُمْ بِحُورٍ ع۪ينٍ﴿٠٢﴾

19, 20. (Onlara şöyle denilir): Yaptığınız şeylere karşılık olarak, sıra sıra dizilmiş koltuklara yaslanarak, afiyetle yiyin, için. (Ayrıca) onları iri gözlü hurilere eş yaptık.

وَالَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَاتَّبَعَتْهُمْ ذُرِّيَّتُهُمْ بِا۪يمَانٍ اَلْحَقْنَا بِهِمْ ذُرِّيَّتَهُمْ وَمَٓا اَلَتْنَاهُمْ مِنْ عَمَلِهِمْ مِنْ شَىْءٍۜ كُلُّ امْرِىءٍ بِمَا كَسَبَ رَه۪ينٌ﴿١٢﴾

21. İman edip de, zürriyetleri kendilerine imanla tabi olanlara (biz), zürriyetlerini de kendilerine kattık. Onların amellerinden de hiçbir şey eksiltmedik. Her kişi kazandığı şeye karşılık rehindir.

وَاَمْدَدْنَاهُمْ بِفَاكِهَةٍ وَلَحْمٍ مِمَّا يَشْتَهُونَ﴿٢٢﴾

22. Onlara canlarının çektiği meyve ve etten bol bol verdik.

يَتَنَازَعُونَ ف۪يهَا كَاْسًا لَالَغْوٌ ف۪يهَا وَلَا تَاْث۪يمٌ﴿٣٢﴾

23. Orada bir bardak kapışırlar ki, onda, ne boş laf, ne de günaha sokma vardır.

وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ غِلْمَانٌ لَهُمْ كَاَنَّهُمْ لُؤْلُ۬ؤٌ مَكْنُونٌ﴿٤٢﴾

24. Etraflarında saklı inciler gibi uşakları dolaşır.

وَاَقْبَلَ بَعْضُهُمْ عَلٰى بَعْضٍ يَتَسَٓاءَلُونَ﴿٥٢﴾

25. Kimileri kimilerine dönüp, soruşturuyorlar;

قَالُٓوا اِنَّا كُنَّا قَبْلُ ف۪ٓى اَهْلِنَا مُشْفِق۪ينَ﴿٦٢﴾

26. Dediler: “Gerçekten biz bundan önce ailemizin içinde korkardık.

فَمَنَّ اللّٰهُ عَلَيْنَا وَوَقٰينَا عَذَابَ السَّمُومِ﴿٧٢﴾

27. “Allah bize lutfetti ve bizi insanın içine işleyen o azaptan korudu.

اِنَّا كُنَّا مِنْ قَبْلُ نَدْعُوهُۜ اِنَّهُ هُوَ الْبَرُّ الرَّح۪يمُ۟﴿٨٢﴾

28. “Şüphesiz biz bundan önce O’na ibadet ediyorduk. Şüphesiz O, ihsanı bol, çok esirgeyendir.

فَذَكِّرْ فَمَٓا اَنْتَ بِنِعْمَتِ رَبِّكَ بِكَاهِنٍ وَلَا مَجْنُونٍۜ﴿٩٢﴾

29. (Ey Muhammed!) Sen öğüt ver; sen Rabbinin nimeti sayesinde, ne bir kahinsin ne de bir deli.

{“Fıtratları bozulmuş, vicdanları çürümüş şarlatan münafıklar, dessas zındıklar gibi ellerine geçmeyen hidayetten halkları aldatıp çevirmek, hile edip döndürmek mi istiyorlar ki, sana karşı kâh kâhin, kâh mecnun, kâh sahir deyip, kendileri dahi inanmadıkları halde başkalarını inandırmak mı istiyorlar? Böyle hilebaz şarlatanları insan sayıp desiselerinden, inkârlarından müteessir olarak fütur getirme. Belki daha ziyade gayret et. Çünki onlar kendi nefislerine hile ederler, kendilerine zarar ederler ve onların fenalıkta muvaffakıyetleri muvakkattır ve istidracdır, bir mekr-i İlâhidir.” (S., Yirmi Beşinci söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.389)}

اَمْ يَقُولُونَ شَاعِرٌ نَتَرَبَّصُ بِه۪ رَيْبَ الْمَنُونِ﴿٠٣﴾

30. Yoksa (senin için); “Şairdir; onun, zamanın felaketlerine çarpılmasını bekliyoruz?” mu diyorlar.

{“İşte, şu ayetin binler hakikatlerinden yalnız beyan-ı ifhâmiyeye misâl için bir hakikatini beyan ederiz. Şöyle ki:

اَم ْ- اَمْ

lâfziyle on beş tabaka istifham-ı inkârî-i taaccübî ile ehl-i dalaletin bütün aksamını susturur ve şübehatın bütün menşe’lerini kapatır. Ehl-i dalalet için içine girip saklanacak şeytanî bir delik bırakmıyor, kapatıyor. Altına girip gizlenecek bir perde-i dalalet bırakmıyor, yırtıyor. Yalanlarından hiçbir yalanı bırakmıyor, başını eziyor. Herbir fıkrada bir taifenin hülâsa-i fikr-i küfrîlerini ya bir kısa tabir ile ibtal eder, ya butlanı zahir olduğundan sükûtla butlanını bedahete havale eder veya başka âyetlerde tafsilen reddedildiği için burada mücmelen işaret eder.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.385)

“Âyâ, acaba muhakemesiz âmi kâfirler gibi, sana şâir mi diyorlar? Senin helâketini mi bekliyorlar? Sen, de: ‘Bekleyiniz. Ben de bekliyorum.’ Senin parlak büyük hakikatlerin, şiirin hayalatından münezzeh ve tezyinatından müstağnidir.” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.386)}