فَاَهْلَكْنَٓا اَشَدَّ مِنْهُمْ بَطْشًا وَمَضٰى مَثَلُ الْاَوَّل۪ينَ﴿٨﴾

8. Biz, kuvvetçe onlardan daha çetinini helak ettik. Öncekilerin misâli de geçti.

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ خَلَقَهُنَّ الْعَز۪يزُ الْعَل۪يمُۙ﴿٩﴾

9. Andolsun, eğer onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, elbette: “Onları mutlak galip, her şeyi bilen (Allah) yarattı!” derler.

اَلَّذ۪ى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ مَهْدًا وَجَعَلَ لَكُمْ ف۪يهَا سُبُلاً لَعَلَّكُمْ تَهْتَدُونَۚ﴿٠١﴾

10. O ki, yeri sizin için bir beşik kıldı ve size orada yollar açtı. Belki doğru yola gidersiniz.

وَالَّذ۪ى نَزَّلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً بِقَدَرٍۚ فَاَنْشَرْنَا بِه۪ بَلْدَةً مَيْتًاۚ كَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ﴿١١﴾

11. O ki, gökten bir ölçü ile su irdirdi de, onunla ölü bir beldeyi dirilttik. (Kabirlerden de) işte böyle çıkarılırsınız.

وَالَّذ۪ى خَلَقَ الْاَزْوَاجَ كُلَّهَا وَجَعَلَ لَكُمْ مِنَ الْفُلْكِ وَالْاَنْعَامِ مَاتَرْكَبُونَۙ﴿٢١﴾

لِتَسْتَوُ۫ا عَلٰى ظُهُورِه۪ ثُمَّ تَذْكُرُوا نِعْمَةَ رَبِّكُمْ اِذَا اسْتَوَيْتُمْ عَلَيْهِ وَتَقُولُوا سُبْحَانَ الَّذ۪ى سَخَّرَ لَنَا هٰذَا وَمَا كُنَّا لَهُ مُقْرِن۪ينَۙ﴿٣١﴾

وَاِنَّٓا اِلٰى رَبِّنَا لَمُنْقَلِبُونَ﴿٤١﴾

12-14. O ki, bütün çiftleri yarattı. Sizin için gemilerden ve hayvanlardan binecek şeyler yaptı ki, sırtlarına kurulmanız ve üzerlerine kurulduğunuz zaman Rabbinizin nimetini hatırlayıp şöyle demeniz için: “Bunu bizim emrimize veren Allah münezzehtir. Yoksa biz, ona güç yetiremezdik! Ve gerçekten biz, elbette Rabbimize döneceğiz.”

{“Demek şu meşhud saltanat-ı insâniyyet ve terakkiyat-ı beşeriye ve kemalât-ı medeniyet; celb ile değil, galebe ile değil, cidâl ile değil, belki ona onun za’fı için teshir edilmiş, onun aczi için ona muavenet edilmiş, onun fakrı için ona ihsan edilmiş, onun cehli için ona ilham edilmiş, onun ihtiyacı için ona ikram edilmiş. Ve o saltanatın sebebi, kuvvet ve iktidar-ı ilmî değil, belki şefkat ve re’fet-i Rabbaniye ve rahmet ve hikmet-i İlahiyedir ki; eşyayı ona teshir etmiştir.” (S., Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Dördüncü Nükte, s.327)

“Sonra

هُوَالَّذِى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ ذَلُولاً فَامْشُوا فِى مَنَاكِبِهَا

âyeti hatırıma geldi ki; zemin müsahhar bir sefine, bir merkûb olduğunu işaret ediyor. O işaretten kendimi feza-yı kâinatta sür’atle seyahat eden pek büyük bir geminin yüksek bir mevkiinde gördüm. At ve gemi gibi bir merkûbe binildiği zaman kırâeti sünnet olan

سُبْحَانَ الَّذِى سَخَّرَ لَنَاهَذَا وَمَا كُنَّالَهُ مُكْرِنِينَ

âyetini okudum.” (M., Üçüncü Mektub, s.16)}


وَلَوْلَٓا اَنْ يَكُونَ النَّاسُ اُمَّةً وَاحِدَةً لَجَعَلْنَا لِمَنْ يَكْفُرُ بِالرَّحْمٰنِ لِبُيُوتِهِمْ سُقُفًا مِنْ فِضَّةٍ وَمَعَارِجَ عَلَيْهَا يَظْهَرُونَۙ﴿٣٣﴾

33. Eğer insanlar tek bir ümmet olmasa idi, Rahman’ı inkar edenlerin evleri için gümüşten tavanlar ve üzerinde çıkacakları merdivenler yapardık.

وَلِبُيُوتِهِمْ اَبْوَابًا وَسُرُرًا عَلَيْهَا يَتَّكِؤُ۫نَۙ﴿٤٣﴾

34. Evleri için kapılar ve yaslanacakları koltuklar da (gümüşten yapardık).

وَزُخْرُفًاۜ وَاِنْ كُلُّ ذٰلِكَ لَمَّا مَتَاعُ الْحَيٰوةِ الدُّنْيَاۜ وَاْلاٰخِرَةُ عِنْدَ رَبِّكَ لِلْمُتَّق۪ينَ۟﴿٥٣﴾

35. Ve süs / altın… Bunların hepsi ancak dünya hayatının metaıdır. Ahiret ise Rabbinin katında müttakiler (kötülüklerden sakınanlar) içindir.

سُبْحَانَ رَبِّ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِ رَبِّ الْعَرْشِ عَمَّا يَصِفُونَ﴿٢٨﴾

82. Göklerin ve yerin Rabbi, Arş’in Rabbi, onların niteledikleri şeyden münezzehtir.

فَذَرْهُمْ يَخُوضُوا وَيَلْعَبُوا حَتّٰى يُلَاقُوا يَوْمَهُمُ الَّذ۪ى يُوعَدُونَ﴿٣٨﴾

83. Öyleyse bırak onları, tehdit edildikleri günlerine kavuşuncaya kadar (batıla) dalsınlar ve oynasınlar.