وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَاِنْ تَدْعُ مُثْقَلَةٌ اِلٰى حِمْلِهَا لَايُحْمَلْ مِنْهُ شَىْءٌ وَلَوْ كَانَ ذَاقُرْبٰىۜ اِنَّمَا تُنْذِرُ الَّذ۪ينَ يَخْشَوْنَ رَبَّهُمْ بِالْغَيْبِ وَاَقَامُوا الصَّلٰوةَۜ وَمَنْ تَزَكّٰى فَاِنَّمَا يَتَزَكّٰى لِنَفْسِه۪ۜ وَاِلَى اللّٰهِ الْمَص۪يرُ﴿٨١﴾

18. Hiçbir günahkâr başkasının günahını çekmez. Eğer ağır yüklü biri onu taşımağa (başkasını) çağırırsa, bu (çağırdığı) akraba olsa da, ondan hiçbir şey yüklenilmez. Sen ancak, görmeden Rablerinden korkanları ve namazı dosdoğru kılanları uyarırsın. Kim (günahlardan) temizlenirse, ancak kendisi için temizlenir. Dönüş yalnız Allah’adır.

{“İslâmiyet’in bir kanun-u esasîsi olan bu âyet-i kerime:

وَ لَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى

dır. Yâni, birisinin günahıyla başkası muahaze ve mes’ul olmaz. Halbuki ırkçılık damarıyla, bir adamın cinayetiyle masum bir kardeşini, belki de akrabasını, belki de aşiretinin efradını öldürmekte kendini haklı zanneder. O vakit hakikî adalet yapılmadığı gibi, şiddetli bir zulüm de yol bulur. Çünki ‘Bir masumun hakkı, yüz câniye feda edilmez’ diye İslâmiyet’in bir kanun-u esasîsidir. Bu ise çok ehemmiyetli bir mes’ele-i vataniyedir ve hâkimiyet-i İslâmiyeye büyük bir tehlikedir.” (EL-II., Kalbe İhtar Edilen İçtimaî Hayatımıza Ait Bir Hakikat, s.163)

“İslâmiyet’in pek çok kanun-u esasîsinden birisi:

وَ لَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى

âyet-i kerimesinin hakikatıdır ki; birisinin cinayetiyle başkaları, akraba ve dostları mes’ul olamaz. Halbuki şimdiki siyaset-i hazırada particilik tarafdarlığı ile, bir câninin yüzünden pek çok masumların zararına rıza gösteriliyor. Bir câninin cinayeti yüzünden, tarafdarları veyahut akrabaları dahi şeni’ gıybetler ve tezyifler edilip, bir tek cinayet yüz cinayete çevrildiğinden, gayet dehşetli bir kin ve adaveti damarlara dokundurup, kin ve garaza ve mukabele-i bil’misile mecbur ediliyor. Bu ise hayat-ı içtimaiyeyi tamamen zîr ü zeber eden bir zehirdir ve hariçteki düşmanların parmak karıştırmalarına tam bir zemin hazırlamaktır.” (EL-II., Başvekil Adnan Menderes’e Üstad’ın Yazdığı Bir Mektub, s.172)

“Adâlet-i mahzâyı ifade eden

وَ لَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرَى

sırrına göre; bir mü’minde bulunan câni bir sıfat yüzünden sair masum sıfatlarını mahkûm etmek hükmünde olan adavet ve kin bağlamak, ne derece hadsiz bir zulüm olduğunu ve bahusus bir mü’minin fena bir sıfatından darılıp küsüp, o mü’minin akrabasına adavetini teşmil etmek (...) sîga-i mübalağa ile gayet azîm bir zulüm ettiğini, hakikat ve şeriat ve hikmet-i İslâmiye sana ihtar ettiği halde; nasıl kendini haklı bulursun, ‘Benim hakkım var’ dersin?” (M., Yirmi İkinci Mektub, Üçüncü Vecih, s.264. Ayrıca bk. Ş., On Dördüncü Şua, İkinci Sual, s.353; EL-II., s.181; STİ., s.27)}


وَمَا يَسْتَوِى الْاَعْمٰى وَالْبَص۪يرُۙ﴿٩١﴾

وَلَا الظُّلُمَاتُ وَلَا النُّورُۙ﴿٠٢﴾

وَلَا الظِّلُّ وَلَا الْحَرُورُۚ﴿١٢﴾

19-21. Körle gören bir olmaz. Karanlıklarla ışık, gölge ile sıcak da (bir olmaz).

وَمَا يَسْتَوِى الْاَحْيَٓاءُ وَلَا الْاَمْوَاتُۜ اِنَّ اللّٰهَ يُسْمِعُ مَنْ يَشَٓاءُۚ وَمَٓا اَنْتَ بِمُسْمِعٍ مَنْ فِى الْقُبُورِ﴿٢٢﴾

اِنْ اَنْتَ اِلَّا نَذ۪يرٌ﴿٣٢﴾

22, 23. Dirilerle ölüler de bir olmaz. Şüphesiz Allah dilediğine duyurur. Sen mezarlardakine duyuracak değilsin. Sen ancak bir uyarıcısın.

{“Ve keza

وَعَلَى سَمْعِهِمْ

kelimesiyle, küfür sebebiyle kulağa ait pek büyük bir nimeti kaybettiklerine işaret edilmiştir. Hatta kulaktaki zar, nur-u iman ile ışıklandığı zaman, kâinattan gelen manevî nidaları işitir. Lisan-ı hal ile yapılan zikirleri, tesbihatları fehmeder. (…) Fakat o kulak, küfür ile tıkandığı zaman, o leziz, manevî yüksek savtlardan mahrum kalır. Ve o lezzetleri îras eden âvâzlar, matem seslerine inkılab eder. Kalbde, o ulvî hüzünler yerine, ahbabın fıkdanıyla ebedî yetimlikler, mâlikin ademiyle nihayetsiz vahşetler ve sonsuz gurbetler hasıl olur.” (İİ., Mahiyet-i Küfür, s.70)}


اَلَمْ تَرَ اَنَّ اللّٰهَ اَنْزَلَ مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءًۚ فَاَخْرَجْنَا بِه۪ ثَمَرَاتٍ مُخْتَلِفًا اَلْوَانُهَاۜ وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ ب۪يضٌ وَحُمْرٌ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهَا وَغَرَاب۪يبُ سُودٌ﴿٧٢﴾

27. Görmedin mi, Allah gökten su indirdi? Biz de onunla renkleri farklı ürünler çıkardık. Dağlardan da renkleri değişik, beyaz, kırmızı ve kuzguni (simsiyah) yollar (yaptık).

{“Ve şu bağistan-ı âlem içindeki Küre-i Arz’a bakıyoruz, görüyoruz ki: Bir bahçe şeklinde rengârenk yüzbinler süslü çiçekli nebatat taifeleri onda serilmiş ve çeşit çeşit yüzbinler enva’-ı hayvanat onda serpilmiştir.”

“İşte şu zemin bahçesinde bütün o süslü nebatat ve zînetli hayvanat, muntazam suretleriyle ve mevzun şekilleriyle ilân ediyorlar ki: Biz birtek Sâni’-i Hakîm’in san’atından birer mu’cizesi, birer hârikasıyız ve vahdâniyetin birer dellâlı, birer şahidiyiz.” (M., Yirminci Mektub, İkinci Makam, Beşinci Kelime, s.236)}


وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَٓابِّ وَالْاَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ اَلْوَانُهُ كَذٰلِكَۜ اِنَّمَا يَخْشَى اللّٰهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمٰٓؤُ۬اۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ غَفُورٌ﴿٨٢﴾

28. İnsanlardan, sürünenlerden ve hayvanlardan da renkleri farklı olanlar vardır. Kulları içinden, Allah’tan ancak alimler (gereğince) korkarlar. Şüphesiz Allah mutlak galip, çok bağışlayıcıdır.

ثُمَّ اَوْرَثْنَا الْكِتَابَ الَّذ۪ينَ اصْطَفَيْنَا مِنْ عِبَادِنَاۚ فَمِنْهُمْ ظَالِمٌ لِنَفْسِه۪ۚ وَمِنْهُمْ مُقْتَصِدٌۚ وَمِنْهُمْ سَابِقٌ بِالْخَيْرَاتِ بِاِذْنِ اللّٰهِۜ ذٰلِكَ هُوَ الْفَضْلُ الْكَب۪يرُۜ﴿٢٣﴾

32. Sonra kitaba, seçtiğimiz kullarımızdan bazılarını mirasçı kıldık. İçlerinden kimi nefsine zulmedici, kimi orta yolda gider, kimi de Allah’ın izni ile hayırlarda öncüdür. İşte bu, büyük lütuftur.

جَنَّاتُ عَدْنٍ يَدْخُلُونَهَا يُحَلَّوْنَ ف۪يهَا مِنْ اَسَاوِرَ مِنْ ذَهَبٍ وَلُوْ۬ٔلُؤًاۚ وَلِبَاسُهُمْ ف۪يهَا حَر۪يرٌ﴿٣٣﴾

33. (O lütuf) Adn cennetleridir ki, onlara girerler, orada altından ve inciden bileziklerle süslendirilirler. Orada (giyecekleri) elbiseleri ipektir.

{“Ehl-i Cennet olan bir insan, Cennet’in her nev’inden her vakit istifade etmek, elbette arzu eder. Cennet’in gayet muhtelif enva’-ı mehasini var. Her vakit bütün Cennet’in enva’ıyla mübaşeret eder. Öyle ise Cennet’in mehasininin nümunelerini, küçük bir mikyasta kendine ve hurilerine giydirir. Kendisi ve hurileri birer küçük Cennet hükmüne geçer.(…) Ehl-i Cennet olan bir insan, hususan bütün duygularıyla ve cihazat-ı maneviyesiyle ubudiyet etmiş ve Cennet’in lezaizine istihkak kesbetmiş ise; herbir duygusunu memnun edecek, herbir cihazatını okşayacak, herbir letaifini zevklendirecek bir tarzda; Cennet’in herbir nev’inden birer mehasini gösterecek bir tarz-ı libası, kendilerine ve hurilerine Rahmet-i İlâhiyye tarafından giydirilecek.”(M, Yirmi Sekizinci Mektub, Sekizici Mes’ele, Dördüncü Nükte, s.384. Ayrıca bk. S., Yirmi Sekizinci Söz, s.501)}