مَا كَانَ مُحَمَّدٌ اَبَٓا اَحَدٍ مِنْ رِجَالِكُمْ وَلٰكِنْ رَسُولَ اللّٰهِ وَخَاتَمَ النَّبِيّ۪نَۜ وَكَانَ اللّٰهُ بِكُلِّ شَىْءٍ عَل۪يمًا۟﴿٠٤﴾

40. Muhammed, erkeklerinizden bir kimsenin babası değildir. Ancak O, Allah’ın Resul’ü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah, her şeyi hakkıyle bilendir.

{“Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı veya ‘Veledim’ hitabına mazhar olan Zeyd, izzetli zevcesini kendine küfüv bulmadığı için tatlik etmiş. Allah’ın emriyle Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış. Âyet der: ‘Peygamber size evlâdım dese, risalet cihetiyle söyler. Şahsiyet itibariyle pederiniz değil ki, aldığı kadınlar ona münasip düşmesin.’ (…) Peder nazarı, zevc nazarına inkılab edemediğinden; kız nazarı da zevce nazarına kolayca değişme-diğinden, efkâr-ı âmmede Peygamber (A.S.M.), mü’minlerin kızlarını alması şu sırra uygun gelmediğinden Kur’an der: ‘Peygamber (A.S.M.), merhamet-i İlâhiye nazarıyla size şefkat eder, pederâne muamele yapar. Risalet namına siz O’nun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyet-i insaniyet itibariyle pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münasib düşmesin.’ ”(S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Üçüncü Şua, Üçüncü Cilve, s.413. Ayrıca bk. M., Yedinci Mektub, s.28)}

يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اذْكُرُوا اللّٰهَ ذِكْرًا كَث۪يرًاۙ﴿١٤﴾

41. Ey iman edenler, Allah’ı çok zikredin.

{“İ’lem Eyyühel-Aziz! Kelime-i Tevhid’in tekrar ile zikrine devam etmek, kalbi pek çok şeylerle bağlayan bağları, ipleri kırmak içindir. Ve nefsin tapacak derecede sanem ittihaz ettiği mahbublardan yüzünü çevirtmektir. Maahaza, zâkir olan zâtta bulunan hasse ve latifelerin ayrı ayrı tevhidleri olduğuna işaret olduğu gibi; onların da onlara münasib şerikleriyle olan alâkalarını kesmek içindir.”

“İ’lem Eyyühel-Aziz! Tohum olacak bir habbenin kalbi, yani içi delindiği zaman, elbette sünbüllenip neşv ü nema bulamaz; ölür gider. Kezalik ene ile tabir edilen enaniyetin kalbi, Allah Allah zikrinin şua ve hararetiyle yanıp delinirse, büyüyüp gafletle firavunlaşamaz. Ve Hâlık-ı Semavat ve Arz’a isyan edemez. O zikr-i İlahî sayesinde, ene mahvolur.” (MN., Hubab, s.88 ve 103; Habbe, s.129)}


وَسَبِّحُوهُ بُكْرَةً وَاَص۪يلاً﴿٢٤﴾

42. Ve O’nu, sabah akşam tesbih edin.

هُوَ الَّذ۪ى يُصَلّ۪ى عَلَيْكُمْ وَمَلٰٓئِكَتُهُ لِيُخْرِجَكُمْ مِنَ الظُّلُمَاتِ اِلَى النُّورِۜ وَكَانَ بِالْمُؤْمِن۪ينَ رَح۪يمًا﴿٣٤﴾

43. O ki, sizi karanlıklardan nura çıkarmak için size rahmet eder, melekleri de. O, müminleri çok esirgeyicidir.

يَٓا اَيُّهَا النَّبِىُّ اِنَّٓا اَرْسَلْنَاكَ شَاهِدًا وَمُبَشِّرًا وَنَذ۪يرًاۙ﴿٥٤﴾

45. Ey Peygamber! Gerçekten biz seni bir şahit, bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik.

وَدَاعِيًا اِلَى اللّٰهِ بِاِذْنِه۪ وَسِرَاجًا مُن۪يرًا﴿٦٤﴾

46. Ve O’nun izni ile Allah’a bir davetçi ve nur saçan bir kandil olarak gönderdik.

{“Arkadaş! Şu zât-ı nuranî (A.S.M.), mürşid-i imanî, Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, bak nasıl neşrettiği hakikatın nuruyla, hakkın ziyasıyla, nev’-i beşerin gecesini gündüze, kışını bahara çevirerek, âlemde yaptığı inkılâb ile âlemin şeklini değiştirerek nuranî bir şekle sokmuştur. Evet, O zâtın nuranî gözlüğüyle kâinata bakılmazsa, kâinat bir mâtem-i umumî içinde görünecekti. Bütün mevcudat birbirine karşı ecnebi ve düşman durumunda bulunacaktı. Cemâdat, birer cenaze suretini gösterecekti. Hayvan ve insanlar, eytam gibi zeval ve firakın korkusundan vaveylâlara düşeceklerdi. Ve kâinata, harekâtıyla, tenevvüüyle ve tegayyüratıyla, nukuşuyla tesadüfe bağlı bir oyuncak nazarıyla bakılacaktı. Bilhâssa insanlar, hayvanlardan daha aşağı, zelil ve hakir olacaklardı...

“Arkadaş! O hutbe-i ezeliyeyi okuyan zât, kâinatın kemalâtını keşfeden canlı bir güneştir. Saadet-i ebediyeyi ihbar ve tebşir ediyor. Nihayetsiz rahmeti keşfetmiş, ilân ediyor. Saltanat-ı Rubûbiyetin mehâsininin dellâlı ve esma-i İlâhiyenin gizli definelerinin keşşafıdır.” (MN., Reşhalar Beş ve Altıncı Reşha, s.24 ve 25)}


وَبَشِّرِ الْمُؤْمِن۪ينَ بِاَنَّ لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ فَضْلاً كَب۪يرًا﴿٧٤﴾

47. Mü’minlere, Allah’tan kendilerine büyük bir lütuf olduğunu müjdele.

{“İşte böyle bir zamanda en lüzumlu, en ehemmiyetli, en birinci vazife imanı kurtarmak olduğundan; bu zamana ve bu seneye bakan beşaret-i Kur’aniye ve

فَضْلاً كَبِيراً *...

âyetlerin müjdesi en büyük bir fütuhat suretinde Risalet-in Nur’un mânevî fütuhat-ı imâniyesini gösteriyor.”

“Evet bir adamın imanı, ebedî ve dünya kadar bir mülk-ü bâkinin anahtarı ve nurudur. Öyle ise, imanı tehlikeye maruz her adama, bütün küre-i arzın saltanatından daha faideli bir saltanat, bir fütuhat kazandıran Risalet-in Nur; elbette bu âyetlerin, bu asırda, bu beşaretlerinin kasdî bir medar-ı nazarlarıdır.” (KL., s.22)}


وَلَا تُطِعِ الْكَافِر۪ينَ وَالْمُنَافِق۪ينَ وَدَعْ اَذٰيهُمْ وَتَوَكَّلْ عَلَى اللّٰهِۜ وَكَفٰى بِاللّٰهِ وَك۪يلاً﴿٨٤﴾

48. Kâfirlere ve münafıklara itaat etme. (Onların) Eziyetlerini bırak (aldırış etme) ve Allah’a tevekkül et. Vekil olarak (sana) Allah yeter.

اِنَّ اللّٰهَ وَمَلٰٓئِكَتَهُ يُصَلُّونَ عَلَى النَّبِىِّۜ يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا صَلُّوا عَلَيْهِ وَسَلِّمُوا تَسْل۪يمًا﴿٦٥﴾

56. Şüphesiz Allah ve melekleri, Peygambere salat ederler. Ey iman edenler; siz de ona salat edin ve tam bir teslimiyetle selâm edin.

{“İşte ey insan! Bu rahmeti bulan, ebedî tükenmez bir hazine-i nur buluyor. O hazineyi bulmasının çaresi: Rahmetin en parlak bir misali ve mümessili ve o rahmetin en beliğ bir lisanı ve dellâlı olan ve Rahmeten lil-âlemîn ünvanıyla Kur’anda tesmiye edilen Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın sünnetidir ve tebaiyetidir. Ve bu Rahmeten lil-âlemîn olan rahmet-i mücessemeye vesile ise: Salâvattır. Evet salavatın manası, rahmettir. Ve o zîhayat mücessem rahmete rahmet duası olan salâvat ise, O Rahmeten lil-âlemîn’in vusulüne vesiledir. Öyle ise sen salavatı kendine, O Rahmeten lil-âlemîn’e ulaşmak için vesile yap ve O zâtı da rahmet-i Rahman’a vesile ittihaz et. Umum ümmetin Rahmeten lil-âlemîn olan Aleyhissalâtü Vesselâm hakkında hadsiz bir kesretle rahmet mânâsıyla salâvat getirmeleri, rahmet ne kadar kıymetdar bir hediye-i İlâhiye ve ne kadar geniş bir dairesi olduğunu parlak bir surette isbat eder.” (L., On Dördüncü Lem’a sonu, s.102)

“Evet, münacat-ı Ahmediye (a.s.m.) zamanından şimdiye kadar bütün ümmetin bütün salâtları ve salâvatları O’nun duasına bir âmin-i daimî ve bir iştirak-i umumîdir. Hattâ O’na getirilen herbir salâvat dahi, O’nun duasına birer âmindir. Ve ümmetinin herbir ferdi, herbir namazın içinde O’na salât ve selâm getirmek ve kametten sonra Şafiîlerin O’na dua etmesi, O’nun saadet-i ebediye hususundaki duasına gayet kuvvetli ve umumî bir âmindir. İşte, bütün beşerin fıtrat-ı insaniyet lisan-ı haliyle, bütün kuvvetiyle istediği beka ve saadet-i ebediyeyi, o nev-i beşer namına zat-ı Ahmediye (a.s.m.) istiyor ve beşerin nuranî kısmı, O’nun arkasında âmin diyorlar. Acaba hiç mümkün müdür ki, şu dua kabule karîn olmasın?” (S., Onuncu Söz, Beşinci Hakikat, Haşiye2, s.70)}


اِنَّ الَّذ۪ينَ يُؤْذُونَ اللّٰهَ وَرَسُولَهُ لَعَنَهُمُ اللّٰهُ فِى الدُّنْيَا وَاْلاٰخِرَةِ وَاَعَدَّ لَهُمْ عَذَابًا مُه۪ينًا﴿٧٥﴾

57. Şüphesiz Allah’a ve Resul’üne eziyet edenlere, Allah dünyada da ahirette de lanet etmiş ve onlar için aşağılayıcı bir azap hazırlamıştır.