يَا بُنَىَّ اِنَّهَٓا اِنْ تَكُ مِثْقَالَ حَبَّةٍ مِنْ خَرْدَلٍ فَتَكُنْ ف۪ى صَخْرَةٍ اَوْ فِى السَّمٰوَاتِ اَوْ فِى الْاَرْضِ يَاْتِ بِهَا اللّٰهُۜ اِنَّ اللّٰهَ لَط۪يفٌ خَب۪يرٌ﴿٦١﴾

16. “Ey oğulcuğum! Gerçekten o (iyilik), bir hardal tanesi kadar olsa da, bir kaya içinde olsa yahut göklerde yahut yerde olsa, Allah onu (senin karşına) getirir. Şüphesiz Allah, latiftir (çok lütufkârdır), her şeyden haberdardır.”

يَا بُنَىَّ اَقِمِ الصَّلٰوةَ وَاْمُرْ بِالْمَعْرُوفِ وَانْهَ عَنِ الْمُنْكَرِ وَاصْبِرْ عَلٰى مَٓا اَصَابَكَۜ اِنَّ ذٰلِكَ مِنْ عَزْمِ اْلاُمُورِۚ﴿٧١﴾

17. “Ey oğulcuğum! Namazı dosdoğru kıl, iyiliği emret ve kötülükten men et. Başına gelene sabret. Şüphesiz bunlar, azmedilmeğe değer işlerdendir.”

{“Evet, nasıl ki Fâtiha Kur’ana, insan kâinata fihristedir; namaz da hasenata fihristedir. Çünkü namaz; savm, hac, zekât ve sair hakikatleri hâvi olduğu gibi, idrakli ve idraksiz mahlûkatın ihtiyarî ve fıtrî ibadetlerinin nümunelerine de şâmildir. Meselâ secdede, rükûda, kıyamda olan melâikenin ibadetlerini, hem taş, ağaç ve hayvanların o ibadetlere benzeyen durumlarını andıran bir ibadettir...”

“... Namaz, Hâlık-ı Zülcelâl tarafından her yirmi dört saat zarfında tayin edilen vakitlerde manevî huzuruna yapılan bir dâvettir. Bu dâvetin şe'nindendir ki, her kalb, kemâl-i şevk ve iştiyakla icabet etsin ve mi'raçvâri olan o yüksek münâcâta mazhar olsun. Namaz; kalblerde azamet-i İlâhiyeyi tesbit ve idame ve akılları ona tevcih ettirmekle adalet-i İlâhiyenin kanununa itaat ve nizam-ı Rabbânîye imtisal ettirmek için yegâne İlâhi bir vesiledir.” (İİ., Sadaka, s.42)

“Sana bir musibet geldiği vakit, de:

اِنَّ للهِ وَاِنَّااِلَيْهِ رَاجِعُونَ

Yani, ‘Ben Mâlikimin hizmetindeyim. Ey musibet! Eğer O’nun izin ve rızasıyla geldinse, merhaba, safâ geldin. Çünkü, elbette bir vakit O’na döneceğiz ve O’nun huzuruna gideceğiz ve O’na müştakız.” (L., On Yedinci Lem’a, Beşinci Nota, s.120)

“Ve sabırsızlık ise, Allah'tan şikâyeti tazammun eder. Ve ef'âlini tenkit ve rahmetini itham ve hikmetini beğenmemek çıkar. Evet, musibetin darbesine karşı şekvâ suretiyle elbette âciz ve zayıf insan ağlar. Fakat şekvâ O’na olmalı; O’ndan olmamalı. Hazret-i Yakup Aleyhisselâmın

اِنَّمَااَشْكُوا بَثِّ وَحُزْنِى اِلَى ا للهِ

demesi gibi olmalı. Yani, musibeti Allah'a şekvâ etmeli; yoksa Allah'ı insanlara şekvâ eder gibi ‘Eyvah! Of!’ deyip, ‘Ben ne ettim ki bu başıma geldi?’ diyerek âciz insanların rikkatini tahrik etmek zarardır; mânasızdır.” (M., Yirmi Üçüncü Mektub, Dördüncü Sualiniz, s.281)}


وَلَا تُصَعِّرْ خَدَّكَ لِلنَّاسِ وَلَا تَمْشِ فِى الْاَرْضِ مَرَحًاۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُحِبُّ كُلَّ مُخْتَالٍ فَخُورٍۚ﴿٨١﴾

18. “İnsanlardan yüzünü çevirme, yeryüzünde şımararak yürüme. Şüphesiz Allah, hiçbir kendini beğeneni ve övüneni sevmez.

وَاقْصِدْ ف۪ى مَشْيِكَ وَاغْضُضْ مِنْ صَوْتِكَۜ اِنَّ اَنْكَرَ الْاَصْوَاتِ لَصَوْتُ الْحَم۪يرِ۟﴿٩١﴾

19. “Yürüyüşünde mutedil ol. Sesini kıs. Çünkü seslerin en kötüsü, elbette merkeplerin sesidir.”

وَمَنْ يُسْلِمْ وَجْهَهُٓ اِلَى اللّٰهِ وَهُوَ مُحْسِنٌ فَقَدِ اسْتَمْسَكَ بِالْعُرْوَةِ الْوُثْقٰىۜ وَاِلَى اللّٰهِ عَاقِبَةُ اْلاُمُورِ﴿٢٢﴾

22. Kim iyilik eden olarak, yüzünü / kendini Allah’a teslim ederse, en sağlam kulpa sarılmıştır. İşlerin sonu yalnız Allah’a (dayanır).

وَمَنْ كَفَرَ فَلَا يَحْزُنْكَ كُفْرُهُۜ اِلَيْنَا مَرْجِعُهُمْ فَنُنَبِّئُهُمْ بِمَا عَمِلُواۜ اِنَّ اللّٰهَ عَل۪يمٌ بِذَاتِ الصُّدُورِ﴿٣٢﴾

23. (Resûl’üm!) Kim inkâr ederse, onun inkarı seni üzmesin. Onların dönüşü ancak bizedir, biz de onlara, yaptıklarını haber vereceğiz. Şüphesiz Allah, göğüslerin sahibini (kalplerde olanı) hakkıyle bilendir.

نُمَتِّعُهُمْ قَل۪يلاً ثُمَّ نَضْطَرُّهُمْ اِلٰى عَذَابٍ غَل۪يظٍ﴿٤٢﴾

24. Onları az bir şey yararlandırırız, sonra da onları ağır bir azaba mecbur ederiz.

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللّٰهُۜ قُلِ الْحَمْدُ لِلّٰهِۜ بَلْ اَكْثَرُهُمْ لَا يَعْلَمُونَ﴿٥٢﴾

25. And olsun, eğer onlara: “Gökleri ve yeri kim yarattı?” diye sorsan, mutlaka: “Allah.” derler. Sen de: “Allah’a hamdolsun!” de. Hayır, onların çoğu bilmezler.

{“Geçen fıkraların her birisinde, her şeyin tek bir Sâniin sun'u ve san'atı olduğuna delâlet eden başka bir âyet daha vardır. Evet, sehavetle kuvve-i iktisadiye arasında ve sür'atle mizanlı olmak arasında ve ucuzlukla kıymetli olmak arasında ve karışık olmakla mümtaz bulunmak arasında tezat vardır. Bu zıtları bir fiilinde cem etmek, ancak kudreti hadsiz bir Sâni-i Kadire mahsustur.”

“... İşte bu izahdan

وَلَئِنْ سَاَلْتَهُمْ مَنْ خَلَقَ اَلسَّموَاتِ وَالْاَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللهُ

âyet-i kerimesinin sırrı zahir oldu. Yâni, o inatlı münkire: ‘Hâlıik-ı Semavat ve Arz kimdir?’ diye sorulduğu zaman çar ü naçar: ‘Allah’dır!’ diyecektir.” (MN., Lâsiyyemalar, s.36)}


لِلّٰهِ مَا فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ اِنَّ اللّٰهَ هُوَ الْغَنِىُّ الْحَم۪يدُ﴿٦٢﴾

26. Göklerde ve yerdeki şeylerin hepsi Allah’ındır. Şüphesiz Allah, gerçek zengin, övgüye layık olandır.

وَلَوْ اَنَّ مَا فِى الْاَرْضِ مِنْ شَجَرَةٍ اَقْلَامٌ وَالْبَحْرُ يَمُدُّهُ مِنْ بَعْدِه۪ سَبْعَةُ اَبْحُرٍ مَا نَفِدَتْ كَلِمَاتُ اللّٰهِۜ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ﴿٧٢﴾

27. Eğer yeryüzündeki ağaçlar kalem olsa, deniz de (mürekkep olsa) ve hatta, arkasından yedi deniz daha, ona yardım etse (hepsi mürekkep olsa), Allah’ın sözleri yazmakla bitmez. Şüphesiz Allah, mutlak galip, hikmet sahibidir.

{“Birinci Harf: Nasıl ki sıfat-ı Kelâmın kelimeleri var. Öyle de, Kudretin de mücessem kelimeleri var; İlmin de hikmetli kaderî kelimeleri var ki, bütün mevcudattır. Hususen zîhayatlar, hususen küçük mahlûklar, herbiri birer kelime-i Rabbâniyedir ki Mütekellim-i Ezelîye, kelâmdan daha kuvvetli bir surette işaret eder. Ve onların adedini, denizler mürekkep olsa bitiremezler, demek olduğu mânâsına dahi şu âyet-i kerîme remzen bakıyor.”

“İkinci Harf: Bütün melâikelere ve insanlara, hattâ hayvanlara gelen umum ilhamlar, bir nevi kelâm-ı İlâhîdir. Bu kelâmın kelimâtı elbette gayr-ı mütenâhidir. Saltanat-ı Mutlakanın nihâyetsiz cünûdunun mütemâdiyen aldıkları ilhâm ve o emr-i İlâhiyenin kelimâtı ne derece çok ve nihâyetsiz olduğunu âyet bize haber veriyor demektir.…” (L., Yirmi Sekizinci Lem’a, Altıncı Nükte, Beşinci Kelime, -Söz Basım- s.430. Ayrıca bk. Kehf Sûresi 109. âyet açıklaması, s.43; S., On İkinci Söz, Dördüncü Esas, s.134)}