وَمِنْ اٰيَاتِه۪ٓ اَنْ تَقُومَ السَّمَٓاءُ وَالْاَرْضُ بِاَمْرِه۪ۜ ثُمَّ اِذَا دَعَاكُمْ دَعْوَةً مِنَ الْاَرْضِ اِذَٓا اَنْتُمْ تَخْرُجُونَ﴿٥٢﴾

25. O’nun (varlığının) delillerinden (biri de), göğün ve yerin O’nun emri ile durmasıdır. Sonra sizi bir davetle çağırdığı zaman, hemen yerden (kabirden) çıkarsınız.

{“Bilmüşahede, nasıl ki zeminin cevfinde saklanmış ve ölmüş hükmündeki tohumlar ve cevv-i semâda, ademde ve küre-i havaiyede dağılmış, saklanmış katreler; nasıl kemâl-i intizam ve sür'atle haşrolup her baharda meydan-ı tecrübe ve imtihana çıkıyorlar; zeminde hububat, semâda katarat her vakit bir mahşer-nümun suretini alırlar; öyle de, haşr-i ekber dahi öyle kolay zuhur eder. Madem bunu görüyorsunuz; onu dahi inkâr edemezsiniz. Ve hâkezâ.”(M., Yirmi Dokzuncu Mektub, Birinci Kısım, Dördüncü Nükte, s.392. Ayrıca bk. Ş., On Birinci Şua, Yedinci Mes’ele, s. 214)}

وَلَهُ مَنْ فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۜ كُلٌّ لَهُ قَانِتُونَ﴿٦٢﴾

26. Göklerde ve yerde kimler varsa, hepsi O’na boyun eğiciler.

وَهُوَ الَّذ۪ى يَبْدَؤُا الْخَلْقَ ثُمَّ يُع۪يدُهُ وَهُوَ اَهْوَنُ عَلَيْهِۜ وَلَهُ الْمَثَلُ الْاَعْلٰى فِى السَّمٰوَاتِ وَالْاَرْضِۚ وَهُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ۟﴿٧٢﴾

27. O ki, yaratmağa başlar ve onu tekrar eder. O, O’na pek kolaydır. Göklerde ve yerde en yüce misal (sıfatlar) O’nundur. O, mutlak galip, hikmet sahibidir.

{“Nasılki bir taburun askerleri istirahat için dağılsa, sonra bir boruyla çağırılsa, kolay bir surette tabur bayrağı altında toplanmaları, yeniden bir tabur teşkil etmekten çok kolay ve çok rahattır. Öyle de, bir bedende birbiriyle imtizaçla ünsiyet ve münasebet peydâ eden zerrât-ı esasiye, Hazret-i İsrafil Aleyhisselâmın sûru ile Hâlık-ı Zülcelâlin emrine ‘Lebbeyk’ demeleri ve toplanmaları, aklen birinci icaddan daha kolay, daha mümkündür. Hem bütün zerrelerin toplanmaları belki lâzım değil. Nüveler ve tohumlar hükmünde olan ve hadiste ‘acbü'z-zeneb’ tabir edilen ecza-yı esasiye ve zerrât-ı asliye, ikinci neş'e için kâfi bir esastır, temeldir. Sâni-i Hakîm, beden-i insanîyi onların üstünde bina eder.” (S., Yirmi Dokuzuncu Söz, İkinci Maksad, İkinci Esas, s.524)

“Evet, bütün kâinatı bir saray, bir ev gibi muntazam idare eden ve yıldızları ve zerreler gibi hikmetli ve kolay çeviren ve gezdiren ve zerrâtı muntazam memurlar gibi istihdam eden Zât-ı Akdes-i İlâhînin şerîki, nazîri, zıddı, niddi olmadığı gibi

لَيْسَ كَمِسْلِهِ شَيْءٌ وَهُوَ السَّمِيعُ الْبَصِيرُ

sırriyle sûreti, misli, misâli, şebîhi dahi olamaz. Fakat,

وَلَهُ اْلمَثَلُ الْاَعْلى فِى السَّمَوَاتِ وَالْاَرْضِ وَهُوَ اْلعَزِيزُ اْلحَكِيمُ

sırriyle, mesel ve temsil ile şuûnatına ve sıfât ve esmâsına bakılır. Demek mesel ve temsil, şuûnat nokta-i nazarında vardır...” (L., On Dördüncü Lem’a, İkinci Makam, Beşinci Sır, s.101. Ayrıca bk. Ş., On Birinci Şua, Onuncu Mes’ele, s.249)}


اَللّٰهُ الَّذ۪ى خَلَقَكُمْ ثُمَّ رَزَقَكُمْ ثُمَّ يُم۪يتُكُمْ ثُمَّ يُحْي۪يكُمْۜ هَلْ مِنْ شُرَكَٓائِكُمْ مَنْ يَفْعَلُ مِنْ ذٰلِكُمْ مِنْ شَىْءٍۜ سُبْحَانَهُ وَتَعَالٰى عَمَّا يُشْرِكُونَ۟﴿٠٤﴾

40. Allah O (Zat) ki, sizi yarattı, sonra size rızk verdi. Sonra sizi öldürecek, sonra da sizi diriltecektir. (Allah’a eş tuttuğunuz) Ortaklarınızdan, bunlardan hiçbirini yapan var mı? O, münezzehtir ve onların şirk koştukları şeyden pek yücedir.

اَللّٰهُ الَّذ۪ى يُرْسِلُ الرِّيَاحَ فَتُث۪يرُ سَحَابًا فَيَبْسُطُهُ فِى السَّمَٓاءِ كَيْفَ يَشَٓاءُ وَيَجْعَلُهُ كِسَفًا فَتَرَى الْوَدْقَ يَخْرُجُ مِنْ خِلَالِه۪ۚ فَاِذَٓا اَصَابَ بِه۪ مَنْ يَشَٓاءُ مِنْ عِبَادِه۪ٓ اِذَا هُمْ يَسْتَبْشِرُونَ﴿٨٤﴾

48. Allah O (Zattır) ki, rüzgârları gönderir de bulutu kaldırır, onu gökte nasıl dilerse öyle yayar. Onu parça parça eder. Yağmurun, onun arasından çıktığını görürsün. Onu (yağmuru) kullarından dilediğine nasip ettiği zaman, birden onlar sevinirler.

{“Şimdi bulutlara bak! Yağmurun şıpıltıları mânâsız bir ses olmadığına ve şimşek ile gök gürlemesi boş bir gürültü olmadığına kat'î delil ise, hâli bir boşlukta o acaibi icad etmek ve onlardan âb-ı hayat hükmündeki damlaları sağmak ve zemin yüzündeki muhtaç ve müştak zîhayatlara emzirmek gösteriyor ki, o şırıltı, o gürültü, gayet mânidar ve hikmettardır ki, bir Rabb-i Kerîmin emriyle müştaklara o yağmur bağırıyor ki, ‘Sizlere müjde, geliyoruz!’ mânasını ifade ederler.” (S., Otuz Üçüncü Söz, Yirminci Pencere, s.671)}

وَاِنْ كَانُوا مِنْ قَبْلِ اَنْ يُنَزَّلَ عَلَيْهِمْ مِنْ قَبْلِه۪ لَمُبْلِس۪ينَ﴿٩٤﴾

49. Oysa onlar, daha önce üzerlerine (yağmur) indirilmeden, gerçekten ümit kesenler idiler.

فَانْظُرْ اِلٰٓى اٰثَارِ رَحْمَتِ اللّٰهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرْضَ بَعْدَ مَوْتِهَاۜ اِنَّ ذٰلِكَ لَمُحْيِى الْمَوْتٰىۚ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ﴿٠٥﴾

50. Allah’ın rahmetinin eserlerine bak, yeri ölümünden sonra nasıl diriltiyor? Şüphesiz O, elbette ölüleri de dirilticidir. O, her şeye kadirdir.

{“Evet, bahar mevsiminde, ölmüş arzın ihyâsı içinde üçyüz bin haşrin nümunelerini kemâl-i intizamla icad etmek ve arzın sayfasında, birbiri içinde, üç yüz bin muhtelif envâın efradını hatasız ve sehivsiz, galatsız, noksansız, gayet mevzun, manzum, gayet muntazam ve mükemmel bir surette yazmak, elbette, nihayetsiz bir kudrete ve muhit bir ilme ve kâinatı idare edecek bir iradeye mâlik bir Zât-ı Zülcelâlin, bir Kadîr-i Zülkemâlin ve bir Hakîm-i Zülcemâlin sikke-i mahsusası olduğunu, zerre miktar şuuru bulunanın derk etmesi lâzım gelir. Kur'ân-ı Hakîm ferman ediyor ki:

فَانْظُرْ اِلَى اَثَارِ رَحْمَتِ اللهِ كَيْفَ يُحْيِى الْاَرضَ بَعْدَ مَوْتِها الخ...

“Evet, zeminin diriltilmesinde, üç yüz bin haşrin nümunelerini birkaç gün zarfında yapan, gösteren Kudret-i Fâtıraya, elbette insanın haşri ona kolay gelir…” (S., Yirmi İkinci Söz, İkinci Makam, Altıncı Lem’a, s.301. Ayrıca bk. S., Onuncu Söz, Otuz İkinci, Otuz Üçüncü Söz, Yirmi İkinci Pencere, s.82, 91, 599, 673; L., Otuzuncu Lem’a, s.329 ve 347; Ş., Yedinci Şua, On Birinci Şua, Yedinci Mes’ele, s.111, 181, 209; MN., Lem’alar, s.15, Lâsiyyemalar, s.47)}


اَللّٰهُ الَّذ۪ى خَلَقَكُمْ مِنْ ضَعْفٍ ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ ضَعْفٍ قُوَّةً ثُمَّ جَعَلَ مِنْ بَعْدِ قُوَّةٍ ضَعْفًا وَشَيْبَةًۜ يَخْلُقُ مَا يَشَٓاءُۚ وَهُوَ الْعَل۪يمُ الْقَد۪يرُ﴿٤٥﴾

54. Allah O (zattır) ki, sizi zayıflıktan yarattı, sonra zayıflığın ardından kuvvet verdi, sonra kuvvetin ardından da zayıflık ve ihtiyarlık verdi. O, dilediğini yaratır. O, hakkıyle bilen, üstün kudret sahibidir.

{“İ’lem Eyyühel-Aziz! İnsan bir yolcudur. Sabâvetten gençliğe, gençlikten ihtiyarlığa, ihtiyarlıktan kabre, kabirden haşre, haşirden ebede kadar yolculuğu devam eder. Her iki hayatın levazımatı, Mâlik-ül Mülk tarafından verilmiştir. Fakat o levazımatı, cehlinden dolayı tamamen bu hayat-ı fâniyeye sarfediyor. Halbuki, o levazımattan lâakal onda biri dünyevî hayata, dokuzu hayat-ı bakiyeye sarfetmek gerektir. ” (MN., Onuncu Risale, s.223)

“İşte bu Hallâkıyet-i Rabbaniyenin içinde; o sevimli ve sevdiği masnuatın, hususan zîhayatların hiçbirine göz açtırmayarak Alem-i Gayba gönderiyor; hiçbirine nefes aldırmayarak dünyadaki hayattan terhis ediyor, mütemadiyen bu misafirhane-i âlemi doldurup misafirlerin rızası olmayarak boşaltıyor. Kalem-i kazâ ve kader, küre-i arzı yazar bozar tahtası gibi yaparak,

يُحْيِى وَيُمِيتُ

cilveleriyle mütemadiyen küre-i arzda yazılarını yazar ve o yazıları tazelendirir, tebdil eder.” (L., Otuzuncu Lem’a, Altıncı Nükte, Üçüncü Şua, s.347)}