اِنَّ اللّٰهَ لَا يَخْفٰى عَلَيْهِ شَىْءٌ فِى الْاَرْضِ وَلَا فِى السَّمَٓاءِۜ﴿٥﴾

5. Şüphe yok ki, ne yerde, ne de gökte, hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz.

{(bk. M., Yirminci Mektub, İkinci Makam, Dördüncü ve Onuncu Kelimeler, s.231 ve 245; En’am sûresi 59.âyet açıklaması, s.13)}

هُوَ الَّذ۪ى يُصَوِّرُكُمْ فِى الْاَرْحَامِ كَيْفَ يَشَٓاءُۜ لَٓااِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُ﴿٦﴾

6. Size, rahimlerde istediği gibi şekil veren O’dur. O’dan başka İlâh yoktur. Mutlak galiptir, hikmet sahibidir.

{“Yâni: Fettah isminin tecellisiyle basit bir maddeden ayrı ayrı, çeşit çeşit, hadsiz muntazam sûretlerin, beraber, her tarafta bir anda, bir fiil ile açılmasıdır.(...) Evet, meselâ; mezkûr âyetlerin ferman ettikleri gibi üç karanlık içinde bütün vâlidelerin erhamında insanların suretlerini ayrı ayrı, mizanlı, imtiyazlı, zînetli ve intizamlı olarak, hem şaşırmadan, yanlış etmeden, karıştırmadan basit bir maddeden açmak ve yaratmak olan fettahiyet ve umum rûy-i zeminde aynı kudret, aynı hikmet, aynı san’atla umum insanları ve hayvanları ve nebatları ihata eden bu feth-i suver hakikatı; vahdaniyetin en kuvvetli bir bürhanıdır. Çünkü, ihâta etmek bir vahdettir; şirke yer bırakmaz.” (Ş., Yedinci Şua, s.167. Ayrıca bk. Yedinci Şua, s.114-117)}

هُوَ الَّذ۪ٓى اَنْزَلَ عَلَيْكَ الْكِتَابَ مِنْهُ اٰيَاتٌ مُحْكَمَاتٌ هُنَّ اُمُّ الْكِتَابِ وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌۜ فَاَمَّا الَّذ۪ينَ ف۪ى قُلُوبِهِمْ زَيْغٌ فَيَتَّبِعُونَ مَا تَشَابَهَ مِنْهُ ابْتِغَٓاءَ الْفِتْنَةِ وَابْتِغَٓاءَ تَاْو۪يلِه۪ۚ وَمَا يَعْلَمُ تَاْو۪يلَهُٓ اِلَّا اللّٰهُۢ وَالرَّاسِخُونَ فِى الْعِلْمِ يَقُولُونَ اٰمَنَّا بِه۪ۙ كُلٌّ مِنْ عِنْدِ رَبِّنَاۚ وَمَا يَذَّكَّرُاِلَّا ٓ اُو۬لُوا الْاَلْبَابِ﴿٧﴾

7. Sana kitabı indiren de O’dur. Ondan bazı ayetler muhkemdir (manası açık) ki, onlar kitabın anasıdır, diğerleri de müteşabihtir (muhkemin zıddıdır, manası açık değildir). Kalplerinde eğrilik olanlar, fitne aramak ve teviline gitmek için onun müteşabihlerine tabi olurlar. Halbuki onun tevilini ancak Allah bilir. İlimde kökleşenler ise: ‘Ona inandık; hepsi Rabbimizin katındandır’ derler. Bu inceliği ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlar.

{“İrşadın tam nâfi’ olmasının birinci şartı, cemaatın istidadına göre olması lâzımdır. Cemaat, avamdır. Avam ise hakaiki çıplak olarak göremez, ancak onlarca malûm ve me’luf üslûb ve elbise altında görebilirler. Bunun içindir ki Kur’an-ı Kerim yüksek hakaiki, müteşabihat denilen teşbihler, misaller, istiareler ile tasvir edip, cumhura yani avam-ı nâsın fehimlerine yakınlaştırmıştır. Ve keza tekemmül etmeyen avam-ı nâsın tehlikeli galatlara düşmemesi için, hiss-i zahirî ile gördükleri ve itikad ettikleri Güneş, Arz gibi mes’elelerde icmal ve ibham etmiş ise de, yine hakikatlara işareten bazı emareler, karîneler vaz’etmiştir.(...)"

"Yani insanların fehimlerine göre Cenab-ı Hakk’ın hitabatında yaptığı bu tenezzülat-ı İlahiye, insanların zihinlerini hakaikten tenfir edip kaçırtmamak için İlahî bir okşamadır. Bunun için, müteşabihat denilen Kur’an-ı Kerim’in üslûbları, hakikatlara geçmek için ve en derin incelikleri görmek için, avam-ı nâsın gözüne bir dürbîn veya numaralı birer gözlüktür.” (İİ., Nübüvvetin Tahkiki, s.112, 116. Ayrıca bk. M., Yirmi Sekizinci Mektub, s.351; Ş., Birinci Şua,, s. 701)}


رَبَّنَا لَاتُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ اِذْ هَدَيْتَنَا وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةًۚ اِنَّكَ اَنْتَ الْوَهَّابُ﴿٨﴾

8. Ey Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi kaydırma. Bize kendi katından bir rahmet ver. Şüphesiz Sen, bağışı en çok olansın.

رَبَّنَٓا اِنَّكَ جاَمِعُ النَّاسِ لِيَوْمٍ لَا رَيْبَ ف۪يهِۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُخْلِفُ الْم۪يعَادَ۟﴿٩﴾

9. Ey Rabbimiz, şüphesiz insanları vukuunda şüphe olmayan bir günde toplayacaksın. Şüphesiz Allah sözünden caymaz.

شَهِدَ اللّٰهُ اَنَّهُ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَۙ وَالْمَلٰٓئِكَةُ وَاُو۬لُوا الْعِلْمِ قَٓائِمًا بِالْقِسْطِۜ لَٓا اِلٰهَ اِلَّا هُوَ الْعَز۪يزُ الْحَك۪يمُۜ﴿٨١﴾

18. Allah, melekler ve adâlette sebat eden ilim adamları şâhitlik etmiştir ki, O’dan başka İlâh yoktur. O, Azîz ve Hakîmdir.

{“Hâkimiyetin şe’ni ve muktezası istklâliyet ve infirattır ve gayrin mudahalesini redir. Hattâ aczleri için muavenete fıtraten muhtaç olan insanlar dahi, o hâkimiyetin bir gölgesi cihetiyle gayrın müdahalesini red ve istiklaliyetini muhafaza etmek için bir memlekette iki padişah, bir vilayette iki vali, bir nahiyede iki müdür, hattâ bir mahallede iki muhtar bulunmuyor. Eğer bulunsa herc ü merc olur, ihtilâl başlar, intizam bozulur."

"Madem hâkimiyetin bir gölgesi, âciz ve muavenete muhtaç olan insanlarda bu derece müdahale-i gayrı ve iştiraki reddedip kabul etmezse; elbette acizden münezzeh bir Kadir-i Mutlak’ta, rububiyet suretindeki hâkimiyet, hiçbir cihetle iştiraki ve müdahale-i gayri kabul etmez.” (Ş., İkinci Şua, İkinci Makam, s.18. Ayrıca bk. Ş., Yedinci Şua, s.119 ve 147; EL-I., s.34; KL., s.70)}


اِنَّ الدّ۪ينَ عِنْدَ اللّٰهِ اْلاِسْلَامُ۠ ﴿﴾

(-)19. Allah katında gerçek din İslam’dır. ...

{Not: Bu âyet-i kerimenin tamamı değil, bir kısmı alınmıştır.(MB.)}

{“İşte o İslâmiyet ve Şeriat, öyle bir tarzda muhit ve mükemmeldir ve öyle bir surette kâinatı kendiyle beraber tarif eder ki, onun mahiyetine dikkat eden elbette anlar ki; o din, bu güzel kâinatı yapan zâtın, o kâinatı kendiyle beraber tarif edecek bir beyannamesidir ve bir tarifesidir. Nasılki bir sarayın ustası, o saraya münasib bir tarife yapar. Kendini vasıflarıyla göstermek için, bir tarife kaleme alır; öyle de: Din ve şeriat-ı Muhammediyede (A.S.M.) öyle bir ihata, bir ulviyet, bir hakkaniyet görünüyor ki; kâinatı halk ve tedbir edenin kaleminden çıktığını gösterir. Ve o kâinatı güzelce tanzim eden kim ise, şu dini güzelce tanzim eden yine odur. Evet o nizam-ı ekmel, elbette bu nizam-ı ecmeli ister.” (M., On Dokuzuncu Mektub, On Dokuzuncu Nükteli İşaret, s.193. Ayrıca bk. HŞ., Birinci Kelime Mânilerden sonra, s.30; S., Sekizinci ve On Sekizinci Sözler, s.34 ve 233)}

قُلِ اللّٰهُمَّ مَالِكَ الْمُلْكِ تُؤْتِى الْمُلْكَ مَنْ تَشَٓاءُ وَتَنْزِعُ الْمُلْكَ مِمَّنْ تَشَٓاءُۘ وَتُعِزُّ مَنْ تَشَٓاءُ وَتُذِلُّ مَنْ تَشَٓاءُۜ بِيَدِكَ الْخَيْرُۜ اِنَّكَ عَلٰى كُلِّ شَىْءٍ قَد۪يرٌ﴿٦٢﴾

26. De ki: “Ey mülkün sahibi Allah’ım; sen mülkü dilediğine verir, dilediğinden çeker alırsın. Dilediğini aziz eder, dilediğini zelil (hor) edersin. Hayır senin elindedir. Şüphesiz sen her şeye kadirsin."

{“İşte şu âyet Cenab-ı Hakk’ın, nev’-i beşerin hayat-ı içtimaiyesindeki tasarrufatını şöyle gösteriyor ki; izzet ve zillet, fakr ve servet doğrudan doğruya Cenab-ı Hakk’ın meşietine ve iradesine bağlıdır. Demek, kesret-i tabakatın en dağınık tasarrufatına kadar, meşîet ve takdîr-i İlâhiye iledir. Tesadüf karışamaz.” (S., Yirmi Beşinci Söz, İkinci Şule, s.418)}