وَهُوَ الَّذ۪ٓى اَرْسَلَ الرِّيَاحَ بُشْرًا بَيْنَ يَدَىْ رَحْمَتِه۪ۚ وَاَنْزَلْنَا مِنَ السَّمَٓاءِ مَٓاءً طَهُورًاۙ﴿٨٤﴾

لِنُحْيِىَ بِه۪ بَلْدَةً مَيْتًا وَنُسْقِيَهُ مِمَّا خَلَقْنَٓا اَنْعَامًا وَاَنَاسِىَّ كَث۪يرًا﴿٩٤﴾

48, 49. O ki rüzgârı rahmetinin (yağmurun) önünde müjdeciler kıldı. Onunla ölü bir beldeyi diriltmemiz ve yarattığımız hayvanlara ve birçok insanlara içirtmemiz için, gökten de tertemiz bir su indirdik.

{“Şimdi rüzgârlara bak ki: Sair hakîmâne, kerîmâne faydalarının ve vazifelerinin şehadetiyle, gayet mühim ve kesretli vazifelere koşuyorlar. Demek o dalgalanmak, bir Sâni-i Hakîm tarafından bir tavziftir, bir tasriftir, bir kullanmaktır. Dalgalanmaları ise, emr-i Rabbânînin çabuk yerine getirilmesine sür’atle çalışmaktır.” (S., Otuz Üçüncü Söz, Yirminci Pencere, s.671. Ayrıca bk. Ş., Üçüncü Şua, ve Yedinci Şua, s.45 ve 107)

“Mesela yağmur geliyor. Yağmuru zâhiren intaç eden esbab, hayvânâtı düşünüp, onlara acıyıp merhamet etmekten ne kadar uzak olduğu malûmdur. Demek, hayvânâtı halk eden ve rızıklarını taahhüt eden bir Hâlık-ı Rahîmin hikmetiyle imdada gönderiliyor. Hattâ yağmura ‘rahmet’ deniliyor. Çünkü çok âsâr-ı rahmet ve faydaları tazammun ettiğinden, güya yağmur şeklinde rahmet tecessüm etmiş, takattur etmiş, katre katre geliyor.” (S., Otuz Üçüncü Söz, Yirmi Yedinci Pencere, s.680)}


تَبَارَكَ الَّذ۪ى جَعَلَ فِى السَّمَٓاءِ بُرُوجًا وَجَعَلَ ف۪يهَا سِرَاجًا وَقَمَرًا مُن۪يرًا﴿١٦﴾

61. Gökte burçlar var eden ve onda bir kandil (Güneş), bir de nur saçan Ay barındıran (Allah) pek yücedir!

{“Lâmba tabiriyle şöyle bir üslûba pencere açar ki: Şu âlem bir saray; ve içinde olan eşya ise, insana ve zîhayata ihzar edilmiş müzeyyenat ve mat'ûmat ve levazımat olduğunu; ve güneş dahi musahhar bir mumdar olduğunu ihtarla Sâniin haşmetini ve Hâlıkın ihsanını ifham ederek tevhide bir delil gösterir ki, müşriklerin en mühim, en parlak mâbud zannettikleri güneş, musahhar bir lâmba, câmid bir mahlûktur. Demek, sirac tabirinde, Hâlıkın azamet-i rububiyetindeki rahmetini ihtar eder; rahmetin vüs'atindeki ihsanını ifham eder; ve o ifhamda, saltanatının haşmetindeki keremini ihsas eder; ve o ihsasta, vahdâniyeti ilâm eder ve mânen der ki: ‘Câmid bir sirâc-ı musahhar, hiçbir cihette ibadete lâyık olamaz.’ ” (S., Yirmi Beşinci Söz, Birinci Şule, Birinci Şua, İkinci Suret, s.377)}

وَهُوَ الَّذ۪ى جَعَلَ الَّيْلَ وَالنَّهَارَ خِلْفَةً لِمَنْ اَرَادَ اَنْ يَذَّكَّرَ اَوْ اَرَادَ شُكُورًا﴿٢٦﴾

62. O ki, iyice düşünmek isteyen yahut şükretmek isteyen için geceyi ve gündüzü birbiri ardınca getirdi.

وَعِبَادُ الرَّحْمٰنِ الَّذ۪ينَ يَمْشُونَ عَلَى الْاَرْضِ هَوْنًا وَاِذَا خَاطَبَهُمُ الْجَاهِلُونَ قَالُوا سَلَامًا﴿٣٦﴾

63. Rahman’ın kulları o kimselerdir ki, yeryüzünde vakarla yürürler ve cahiller onlara hitap ettiği zaman: “Selam!..” derler.

وَالَّذ۪ينَ يَب۪يتُونَ لِرَبِّهِمْ سُجَّدًا وَقِيَامًا﴿٤٦﴾

64. (Onlar) o kimselerdir ki, Rablerine secde ederek ve ayakta durarak gecelerler.

وَالَّذ۪ينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا اصْرِفْ عَنَّا عَذَابَ جَهَنَّمَۗ اِنَّ عَذَابَهَا كَانَ غَرَامًاۗ﴿٥٦﴾

65. (Onlar) o kimselerdir ki: “Rabbimiz, cehennem azabını bizden çevir. Şüphesiz onun azabı ayrılmaz (gelip geçici değildir).” derler.

{“… pek çok âyetlerin ve başta Resûl-i Ekrem (A.S.M.) ve umum peygamberler ve ehl-i hakikatın, her vakit dualarında

اَجِرْنا مِنَ النَّارِ * نَجِّنا مِنَ النَّارِ * خَلِّصْنا مِنَ النَّارِ

ve vahiy ve şuhuda binaen onlarca kat'iyet kesb eden Cehennemden ‘bizi hıfzeyle’ demeleri gösteriyor ki; nev-i beşerin en büyük meselesi Cehennemden kurtulmaktır. Ve kâinatın pek çok ehemmiyetli ve muazzam ve dehşetli bir hakikati Cehennemdir ki, bir kısım o ehl-i şuhud ve keşif ve tahkik onu müşahede eder. Ve bir kısmı tereşşuhatını ve gölgelerini görür, dehşetinden feryat ederler, ‘Bizi ondan kurtar’ derler.” (Ş., On Birinci Şua, Sekizinci Mes’ele, İkinci Mebhas, s.232)}


اِنَّهَا سَٓاءَتْ مُسْتَقَرًّا وَمُقَامًا﴿٦٦﴾

66. “Şüphesiz o, karargah olarak da ikametgah olarak da ne kötüdür!”

وَالَّذ۪ينَ اِذَٓا اَنْفَقُوا لَمْ يُسْرِفُوا وَلَمْ يَقْتُرُوا وَكَانَ بَيْنَ ذٰلِكَ قَوَامًا﴿٧٦﴾

67. (Onlar) o kimselerdir ki, harcadıkları zaman israf da etmezler, sıkmazlar da (cimrilik de etmezler). Bunun ikisi arasında orta bir yol tutarlardı.

وَالَّذ۪ينَ لَا يَدْعُونَ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهًا اٰخَرَ وَلَايَقْتُلُونَ النَّفْسَ الَّت۪ى حَرَّمَ اللّٰهُ اِلَّا بِالْحَقِّ وَلَايَزْنُونَۚ وَمَنْ يَفْعَلْ ذٰلِكَ يَلْقَ اَثَامًاۙ﴿٨٦﴾

68. (Onlar) o kimselerdir ki, Allah’la beraber başka bir İlaha tapmazlar. Allah’ın haram ettiği cana haksız yere kıymazlar ve zina etmezler. Kim bunu yaparsa, ceza ile karşılaşır.

يُضَاعَفْ لَهُ الْعَذَابُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ وَيَخْلُدْ ف۪يه۪ ۫ مُهَانًاۗ﴿٩٦﴾

69. Ona kıyamet gününde azap katlanır ve içinde hor olarak ebedi kalır.

اِلَّا مَنْ تَابَ وَاٰمَنَ وَعَمِلَ عَمَلاً صَالِحًا فَاُو۬لٰٓئِكَ يُبَدِّلُ اللّٰهُ سَيِّئَاتِهِمْ حَسَنَاتٍۜ وَكَانَ اللّٰهُ غَفُورًا رَح۪يمًا﴿٠٧﴾

70. Ancak tövbe eden, iman eden ve iyi bir amel eden(ler) müstesnadır ki, işte Allah, onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcı, çok esirgeyicidir.

{“Nefs-i emâre, tahrip ve şer cihetinde nihayetsiz cinayet işleyebilir. Fakat icad ve hayırda iktidarı pek azdır ve cüz'îdir. Evet, bir haneyi bir günde harap eder, yüz günde yapamaz. Lâkin, eğer enâniyeti bıraksa, hayrı ve vücudu tevfik-i İlâhiyeden istese, şer ve tahripten ve nefse itimattan vazgeçse, istiğfar ederek tam abd olsa, o vakit

يُبَدِّلُ اللهُ سَيِّاَتِهِمْ حَسَناتٍ

sırrına mazhar olur. Ondaki nihayetsiz kabiliyet-i şer, nihayetsiz kabiliyet-i hayra inkılâb eder. Ahsen-i takvim kıymetini alır, âlâ-yı illiyyîne çıkar.” (S., Yirmi Üçüncü Söz, İkinci Mebhas, Birinci Nükte, s.320; NİK., Dokuzuncu Ders, s.57)}