يُوفُونَ بِالنَّذْرِ وَيَخَافُونَ يَوْمًا كَانَ شَرُّهُ مُسْتَط۪يرًا﴿٧﴾

Onlar adağı (verdikleri sözü) yerine getirir ve şerri yaygın olan bir günden korkarlar.

وَيُطْعِمُونَ الطَّعَامَ عَلٰى حُبِّه۪ مِسْك۪ينًا وَيَت۪يمًا وَاَس۪يرًا﴿٨﴾

(O kullar) sevgisine rağmen yemeği yoksula, yetime ve esire yedirirler.

اِنَّمَا نُطْعِمُكُمْ لِوَجْهِ اللّٰهِ لَانُر۪يدُ مِنْكُمْ جَزَٓاءً وَلَا شُكُورًا﴿٩﴾

اِنَّا نَخَافُ مِنْ رَبِّنَا يَوْمًا عَبُوسًا قَمْطَر۪يرًا﴿٠١﴾

9, 10. “Sizi ancak Allah rızası için yediriyoruz; sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür beklemiyoruz! Gerçekten biz Rabbimizden, asık suratlı pek çetin bir günden korkuyoruz.” (derler).

فَوَقٰيهُمُ اللّٰهُ شَرَّ ذٰلِكَ الْيَوْمِ وَلَقّٰيهُمْ نَضْرَةً وَسُرُورًاۚ﴿١١﴾

وَجَزٰيهُمْ بِمَا صَبَرُوا جَنَّةً وَحَر۪يرًاۙ﴿٢١﴾

11, 12. Allah da onları (bu yüzden) o günün şerrinden korudu ve onlara parlaklık ve bir sevinç verdi. Onları, sabrettikleri şeye karşılık cennet ve ipekle mükafatlandırdı.

مُتَّكِئ۪ينَ ف۪يهَا عَلَى الْاَرَٓائِكِۚ لَايَرَوْنَ ف۪يهَا شَمْسًا وَلَا زَمْهَر۪يرًاۚ﴿٣١﴾

13. Orada koltuklara kurulmuşlar. Orada ne (yakıcı) güneş, ne de zemheri (soğuğu) görmezler.

وَدَانِيَةً عَلَيْهِمْ ظِلَالُهَا وَذُلِّلَتْ قُطُوفُهَا تَذْل۪يلاً﴿٤١﴾

14. (Cennet ağaçlarını) gölgeleri onlara yakın ve meyveleri boyun eğdirilmekle boyun eğdirilmiş.

وَيُطَافُ عَلَيْهِمْ بِاٰنِيَةٍ مِنْ فِضَّةٍ وَاَكْوَابٍ كَانَتْ قَوَار۪يرَاۙ﴿٥١﴾

قَوَار۪يرَ مِنْ فِضَّةٍ قَدَّرُوهَا تَقْد۪يرًا﴿٦١﴾

15, 16. Üzerlerinde (etraflarında) gümüşten bir kapla ve billur kupalarla dolaşılır. Gümüşten billurlar. Onu bir takdirle takdir etmişler.

{“Evvelki âyet

قَوَارِيرَمِنْ فِضَّةٍ

naziresidir. O da onun gibi bir istiare-i bediayı tazammun eylemiştir. Cennetin evânileri şişe olmadığı gibi gümüş dahi değildir. Belki şişenin gümüşe olan mübayeneti bir istiare-i bedîanın karinesidir. Demek şişe şeffafiyetiyle, fidda dahi beyaz ve parlaklık hasebiyle, güya Cennet’in kadehlerini tasvir etmek için iki nümunedirler ki Sâni’-i Rahman bu âleme göndermiş. Tâ nefis ve mallarıyla Cennet’e müşteri olanların rağabatını tehyic ve iştihalarını açsın.” (Mh., Birinci Makale, Sekizinci Mes’ele, Tenbih, s.78)}


وَيُسْقَوْنَ ف۪يهَا كَاْسًا كَانَ مِزَاجُهَا زَنْجَب۪يلاًۚ﴿٧١﴾

17. Orada, katkısı zencefil olan bir kadehten içirilirler.

عَيْنًا ف۪يهَا تُسَمّٰى سَلْسَب۪يلاً﴿٨١﴾

18. Orada bir pınar ki ona Selsebil adı verilir.

وَيَطُوفُ عَلَيْهِمْ وِلْدَانٌ مُخَلَّدُونَۚ اِذَا رَاَيْتَهُمْ حَسِبْتَهُمْ لُؤْلُؤً۬ا مَنْثُورًا﴿٩١﴾

19. Üzerlerinde (etraflarında) ölümsüz çocuklar dolaşır. Onları gördüğün zaman, saçılmış inciler sanırsın.

{“Vâlideyn ve evlâda muhabbet-i meşruanın neticesi: (Nass-ı Kur’an ile) Cenab-ı Erhamürrâhimîn, onların makamları ayrı ayrı da olsa yine o mes’ud aileye safi olarak lezzet-i sohbeti, Cennet’e lâyık bir hüsn-ü muaşeret suretinde, dâr-ı bekada ebedî mülâkat ile ihsan eder.” (S., Otuz İkinci Söz, Üçüncü Mevkıf, Dördüncü Nükte, s.648. Ayrıca bk. Vakıa sûresi 17. âyet açıklaması, s.115)}

وَاِذَا رَاَيْتَ ثَمَّ رَاَيْتَ نَع۪يمًا وَمُلْكًا كَب۪يرًا﴿٠٢﴾

20. Nereye baksan orada bir nimet ve büyük bir saltanat görürsün.

عَالِيَهُمْ ثِيَابُ سُنْدُسٍ خُضْرٌ وَاِسْتَبْرَقٌۘ وَحُلُّٓوا اَسَاوِرَ مِنْ فِضَّةٍۚ وَسَقٰيهُمْ رَبُّهُمْ شَرَابًا طَهُورًا﴿١٢﴾

21. Üzerlerinde ince ve kalın yeşil ipek elbiseler vardır. Gümüşten bileziklerle süslenmişler. Rableri onlara tertemiz bir şarap içirmiştir.

اِنَّ هٰذَا كَانَ لَكُمْ جَزَٓاءً وَكَانَ سَعْيُكُمْ مَشْكُورًا۟﴿٢٢﴾

22. Gerçekten bu, sizin için bir mükafat oldu ve gayretiniz şükranla karşılanmış oldu.

اِنَّا نَحْنُ نَزَّلْنَا عَلَيْكَ الْقُرْاٰنَ تَنْز۪يلاًۚ﴿٣٢﴾

23. (Ey Muhammed!) Gerçekten biz Kur’an’ı sana peyderpey (ağı ağır) indirdik.

فَاصْبِرْ لِحُكْمِ رَبِّكَ وَلَا تُطِعْ مِنْهُمْ اٰثِمًا اَوْ كَفُورًاۚ﴿٤٢﴾

24. Öyleyse Rabbinin hükmüne sabret ve onlardan günahkâra yahut nanköre itaat etme.

وَاذْكُرِ اسْمَ رَبِّكَ بُكْرَةً وَاَص۪يلاًۚ﴿٥٢﴾

25. Rabbinin adını sabah akşam tesbih et.

وَمِنَ الَّيْلِ فَاسْجُدْ لَهُ وَسَبِّحْهُ لَيْلاً طَو۪يلاً﴿٦٢﴾

26. Geceden O’na secde et ve gece O’nu uzun (uzadıya) tesbih et.