وَكَذَّبُوا وَاتَّبَعُٓوا اَهْوَٓاءَ هُمْ وَكُلُّ اَمْرٍ مُسْتَقِرٌّ﴿٣﴾

Yalanladılar ve keyiflerine uydular. Her iş bir sonuca varır.

وَلَقَدْ جَٓاءَهُمْ مِنَ الْاَنْبَٓاءِ مَاف۪يهِ مُزْدَجَرٌۙ﴿٤﴾

Andolsun, gerçekten onlara haberlerden öyle şey geldi ki, onda (kötülükten) vazgeçirme vardır.

حِكْمَةٌ بَالِغَةٌ فَمَا تُغْنِ النُّذُرُۙ﴿٥﴾

O (Kur’an), tam bir hikmettir. (Fakat) uyarıcılar (peygamberler) fayda vermiyor.

فَتَوَلَّ عَنْهُمْۢ يَوْمَ يَدْعُ الدَّاعِ اِلٰى شَىْءٍ نُكُرٍۙ﴿٦﴾

(Ey Muhammed!) Öyleyse onlardan yüz çevir; o günde ki, davetçi (İsrafil) hoşa gitmeyen bir şeye çağırır.

خُشَّعًا اَبْصَارُهُمْ يَخْرُجُونَ مِنَ الْاَجْدَاثِ كَاَنَّهُمْ جَرَادٌ مُنْتَشِرٌۙ﴿٧﴾

مُهْطِع۪ينَ اِلَى الدَّاعِۜ يَقُولُ الْكَافِرُونَ هٰذَا يَوْمٌ عَسِرٌ﴿٨﴾

7, 8. Gözleri (utançlarından) yere bakarak, sanki yayılan çekirgeler gibi, Davetçiye koşarak kabirlerden çıkarlar. Kafirler: “Bu, zor bir gün!” derler.

كَذَّبَتْ قَبْلَهُمْ قَوْمُ نُوحٍ فَكَذَّبُوا عَبْدَنَا وَقَالُوا مَجْنُونٌ وَازْدُجِرَ﴿٩﴾

Onlardan önce Nuh kavmi, kulumuzu yalanladılar: “Deli!” dediler ve (görevini yapmaktan) men edildi.

فَدَعَا رَبَّهُٓ اَنّ۪ى مَغْلُوبٌ فَانْتَصِرْ﴿٠١﴾

10. O da Rabbine dua etti: “Şüphesiz ben mağlubum; bana yardım et.” diye.

فَفَتَحْنَٓا اَبْوَابَ السَّمَٓاءِ بِمَٓاءٍ مُنْهَمِرٍۘ﴿١١﴾

11. Biz de göğün kapılarını şarıl şarıl dökülen su ile açtık.

وَفَجَّرْنَا الْاَرْضَ عُيُونًا فَالْتَقَى الْمَٓاءُ عَلٰٓى اَمْرٍ قَدْ قُدِرَۚ﴿٢١﴾

12. Yeri de pınarlar halinde fışkırttık da su gerçekten takdir edilen emir üzerine birleşti.

وَحَمَلْنَاهُ عَلٰى ذَاتِ اَلْوَاحٍ وَدُسُرٍۙ﴿٣١﴾

13. Onu (Nuh’u) da tahtaların ve mıhların sahibine (gemiye) yükledik.

تَجْر۪ى بِاَعْيُنِنَاۚ جَزَٓاءً لِمَنْ كَانَ كُفِرَ﴿٤١﴾

14. İnkâr edilen kimse için (gemi), gözlerimizin önünde akıyordu.

وَلَقَدْ تَرَكْنَاهَٓا اٰيَةً فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ﴿٥١﴾

15. Andolsun, gerçekten onu bir ibret olarak bıraktık; ibret alan var mı?

فَكَيْفَ كَانَ عَذَاب۪ى وَنُذُرِ﴿٦١﴾

16. Azabım ve uyarılarım nasıl oldu?

وَلَقَدْ يَسَّرْنَا الْقُرْاٰنَ لِلذِّكْرِ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ﴿٧١﴾

17. Andolusun, gerçekten Kur’an’ı düşünmek için kolaylaştırdık; öğüt alan var mı?

{“Kur’anı inzal etmekten maksad, cumhur-u nâsı irşad etmektir. Cumhur ise avamdır. Avam-ı nâs, çıplak olan hakaiki göremez; ülfet peyda etmedikleri akliyat-ı mahzayı ve mücerredatı fehimleri alamaz. Bunun için Cenab-ı Hak lütf ve ihsanıyla hakikatları onların ülfet ettikleri bir libas ile, bir şive ile göstermiştir ki, tevahhuş edip ürkmesinler.” (İİ., Nükte-i İ’caziye, s.160)

“Kur’an-ı Kerim’de takib edilen maksad-ı aslî; isbat-ı Sâni’, nübüvvet, haşir, adalet ile ibadet esaslarına cumhur-u nâsı irşad ve îsal etmektir. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerim’in kâinattan yaptığı bahis tebaîdir, kasdî değildir. Yani ligayrihîdir, lizâtihî değildir. Yani Kur’an-ı Kerim, Cenab-ı Hakk’ın vücud, vahdet ve azametine istidlal suretiyle kâinattan bahsetmiştir. Yoksa kâinatın bizzât keyfiyetini izah etmek için değildir.” (İİ., Nübüvvetin Tahkiki, Altıncı Me’ele, s.118)}


اِنَّا كُلَّ شَىْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ﴿٩٤﴾

49. Gerçekten biz, her şeyi bir takdir (ölçü) ile yarattık.

{“Her şey vücudundan evvel ve vücudundan sonra yazıldığını

وَلَارَطْبٍ وَلَايابِسٍ إلَّا فِى كِتابٍ مُبِينٍ

gibi, pek çok âyât-ı Kur’aniye tasrih ediyor ve şu kâinat denilen, kudretin Kur’an-ı kebirinin âyâtı dahi şu hükm-ü Kur’anîyi, nizam ve mizan ve intizam ve tasvir ve tezyin ve imtiyaz gibi âyât-ı tekviniyesiyle tasdik ediyor. Evet şu kâinat kitabının manzum mektubatı ve mevzun âyâtı şehadet eder ki, herşey yazılıdır. Amma vücudundan evvel herşey mukadder ve yazılı olduğuna delil, bütün mebadi ve çekirdekler ve mekadîr ve suretler, birer şahiddir. Zira herbir tohum ve çekirdekler, ‘Kâf-Nun’ tezgâhından çıkan birer latif sandukçadır ki, kaderle tersim edilen bir fihristecik, ona tevdi edilmiştir ki; kudret, o kaderin hendesesine göre zerratı istihdam edip, o tohumcuklar üstünde koca mu’cizat-ı kudreti bina ediyor. Demek, bütün ağacın başına gelecek; bütün vakıatı ile çekirdeğinde yazılı hükmündedir.” (S., Yirmi Altıncı Söz, Üçüncü Mebhas, Mukaddeme, s.469)}


وَمَٓا اَمْرُنَٓا اِلَّا وَاحِدَةٌ كَلَمْحٍ بِالْبَصَرِ﴿٠٥﴾

50. Bizim emrimiz ancak bir tek göz kırpması gibidir.

{“Nasıl ki gayet mahir bir san’atkâr; ziyade kolay bir tarzda, elini işe dokundurur dokundurmaz, makina gibi işler. Ve o sür’at ve mehareti ifade için denilir ki: O iş ve san’at, ona o kadar müsahhardır ki; güya emriyle, dokunmasıyla işler oluyor; san’atlar vücuda geliyor. Öyle de: Kadîr-i Zülcelal’in kudretine karşı eşyanın nihayet derecede müsahhariyet ve itaatine ve o kudretin nihayet derecede külfetsiz ve sühuletle iş gördüğüne işareten,

إنَّماَ اَمْرُهُ إِذَا اَرَادَ شَيْئًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ

ferman eder.

“Sâni-i Kadîr; külfetsiz, mualecesiz, sür’atle, sühuletle herşey’i o şey’e lâyık bir surette halkeder. Külliyatı, cüz’iyat kadar kolay icad eder. Cüz’iyatı, külliyat kadar san’atlı halkeder. Evet külliyatı ve semavatı ve arzı halkeden kimse, semavat ve arzda olan cüz’iyatı ve efrad-ı zîhayatiyeyi halkeden elbette yine O’dur ve O’ndan başka olmaz.” (M., Yirminci Mektub, İkinci Makam, Onuncu Kelime, s.245 ve 250)}


وَلَقَدْ اَهْلَكْنَٓا اَشْيَاعَكُمْ فَهَلْ مِنْ مُدَّكِرٍ﴿١٥﴾

51. Andolsun, gerçekten benzerlerinizi helak ettik; öğüt alan var mı?

وَكُلُّ شَىْءٍ فَعَلُوهُ فِى الزُّبُرِ﴿٢٥﴾

وَكُلُّ صَغ۪يرٍ وَكَب۪يرٍ مُسْتَطَرٌ﴿٣٥﴾

52, 53. Yaptıkları her şey kitaplar(hafıza meleklerinin yazdıkların)dadır. Her küçük ve büyük (şey) yazılmıştır.

{“Hiç mümkün müdür ki: Gökte, yerde, karada, denizde; yaş kuru, küçük büyük, âdi âlî herşeyi kemal-i intizam ve mizan içinde muhafaza edip, bir türlü muhasebe içinde neticelerini eleyen bir hafîziyet; insan gibi büyük bir fıtratta, hilafet-i kübra gibi bir rütbede, emanet-i kübra gibi büyük vazifesi olan beşerin, Rububiyet-i âmmeye temas eden amelleri ve fiilleri muhafaza edilmesin, muhasebe eleğinden geçirilmesin, adalet terazisinde tartılmasın, şayeste ceza ve mükâfat çekmesin? Hayır, asla!...”

“Evet, şu Hafiziyyetin bu surette tecellisinden anlaşılıyor ki: Şu mevcudatın mâliki, mülkünde cereyan eden herşeyin inzibatına büyük bir ihtimamı var. Hem hâkimiyet vazifesinde nihayet derecede dikkat eder. Hem rububiyet-i saltanatında gayet ihtimamı gözetir. O derece ki, en küçük bir hâdiseyi, en ufak bir hizmeti yazar, yazdırır. Mülkünde cereyan eden herşeyin suretini müteaddit şeylerde hıfzeder.” (S., Onuncu Söz, Yedinci Hakikat, s.77 ve 78. Ayrıca bk. S., Onuncu Söz, Yedinci Suret, Haşiye ve Yirmi Altıncı Söz, Üçüncü Mebhas, s.53 ve 468-471)}