Hatta İstanbul'da bile herkesin sualine cevap vermeğe hazır bulunduğuna dair i'lan etti. Onunla muaraza eden zevata hiçbir sual irad etmediğini müddeama bir bürhan-ı kat'î teşkil eder zannındayım.

* * *


Bitlis'te Şeyh Emin Efendi ile vukubulan mücadeleden ahali beyninde bir tefrika ve münazaa hasıl oldu. Hükümet işe müdahele ederek Bediüzzamanı oradan nefyetti.

Bir müddet sonra, menfasından firar ederek Siirt'te tabi' Tillo kasabasında ''Hassa'' Künbeti denilen türbeye kapandı. Orada Kamus-u Okyanus'u Bab-ı Sin'e kadar hıfzeyledi.

Bir gün ne fikre mebni Kamusu hıfzeylediğini sordum. "Kamus herbir kelime kaç mânâya geldiğini yazıyor, ben de Kamus'un aksine olarak herbir mânâya kaç kelime müsta'mel olduğuna dair bir Kamusu yazmak merakına düştüm, bu heves üzerine hıfz eyledim. Fakat sonra Mısır'da bir cemiyet tarafından böyle bir eser vücûda geldiğini haber aldım. Sa'yim heba oldu" cevabında bulundu.

Kendi kendime düşündüm, teessüfle dedim ki: Rehbersizlikten neler zayi' olup gidiyor. Öyle bir zeka böyle bir heves uğrunda sarf edilir mi? !

Oradan çıkıp Cezire'ye gitti. Cezire Hocaları bidayet-i emirde muarazaya kalkıştılarsa da, bilâhere kendilerine hoca kabul ederek nezdinde ders okumaya başladılar.

Her iki ay bir yerde vakit geçirmeye alışan Bediüzzaman Cezire'den Mardin'e şedd-i rihal eyledi.

Mardin'de siyasetle uğraştığından, istibdadın müsaadesizliğinden eli ve ayağı bağlı bir surette Bitlis'e nefy edildi.

O seferde garib bir vak'a vardır, inşaallah mufassalan yazılacaktır. O zamana kadar Bediüzzaman'ın malümatı hep sünûhat kabilinden olduğu cihetle, uzun uzadıya sa'y ve mütalaaya lüzum görmezdi. Fakat o zamanda sinn-i büluğa vâsıl olduğundan mı? Yahud siyasete karışmasından mı? Her ne sebepten ise, eski sünûhat yavaş yavaş kaybolmaya başladı.