Evet, herşeyde görünen bu göz önündeki şu hikmet-i bâhire, o abesiyete nasıl müsaade edecektir ki; bir insanın yalnız başını, pek çok olan duygular manzumesini içine yerleştirerek hadsiz vezaifle öyle vazifelendirsin ki, eğer o kafadaki her bir duygu ve onun vazifesi için yalnız bir hardal tohumu kadar bir yer tahsis edilmiş olsaydı; insanın başı Tur Dağı kadar büyümesi lâzımdı. Evet o kafanın içindeki duygularından yalnız sen kendi lisanına ve gördüğü vazifelerine bak ki; Rahmet hazinelerinin bütün müddeharatını tartıp ölçmesi onlardan sadece bazısıdır.
İşte o hikmet, bir hârika-i san’at olan şu Nar meyvesi gibi bir meyvenin, nasıl olur da yalnız senin bir anda gafilane onu çiğneyip yutmandan başka gayeleri bulundurmasın? Evet, zâhir bir muhaldir ki; senin bir başın, semerat ve gayattan dağ büyüklüğünde meyveler versin de, fakat dağ gibi büyük olan gayeler, yalnız başın kadar birtek semereyi netice versin. Zira o zaman, herşeyde hükümferma ve meşhud olan nihayet hikmet, nihayet abesiyetle içtima’ etmiş demektir. Bu ise muhalin muhali, bâtılın bâtılıdır. Belki ancak o Nar meyvesi, kendi emsali meyveler gibi, esma-i hüsnanın beyanında bir kasideyi tazammun eden bir kelimedir ki, o esmanın ma’anisini ifade ettikten sonra, ömrü vefa bulur, vefat eder. Sonra gelir senin ağzından geçip, midene girer, orada defnedilir.
سُبْحَانَ مَنْ تَحَيَّرَ فِي صُنْعِهِ الْعُقُولُ
Yükleniyor...