قَوْل
sureti ise, (yani, konuşma biçimi itibariyle) –Allah’ın ondan münezzehiyetiyle beraber– müşavere suretindeki mukavele üslubuna işarettir ki, insanlara bu pek mühim işi, müşavereyi ta’lim edip alıştırsın diye..
Amma
اَتَجْعَلُ
deki istifham ise, (yani Melaikelerin: “Onu yapacak mısın?” istifhamı) Allahü Tealanın ihbarı ile; ca’lin, yani irade-i İlahiyenin ve melaikelere müşavere nevinden söylediği işin yerine getirileceğinin tahakkuku kat’î olduğu için idi. Yoksa, hakikati manisiz ve katiyetle olacağı cihetinden, sebebinin bilinmemesinden neşet eden taaccübü doğurmuş ve bundanda istifsar etme ihtiyacı doğmuş olmalıdır. Yani: Melaikler ca’lin, (Yani, beni Ademin yeryüzüne halife nasbedilmesinin) hikmeti nedir? diye sebebini sorma yerine, müsebbebinin istifhamı yapılmıştır. (Yani, halkedilerek yeryüzüne halife olarak ta’yin edilecek olan insanın fiil ve hareketinin istifhamı) yoksa, –haşa– Melaikenin ma’sumi-yeti olduğu için, bir itiraz ve bir inkârları değildir.
Hem “ca’l” lafzı, (Yani yapma, kılma fiili) remzen diyor ki: Beşerin ahval ve şuûnu; ve itibarî olan nisbet, münasebet ve halleri, tabiatın levazımatından olmadığı gibi; fıtratın zaruriyetinden da değildir. Belki bütün onlar, ancak bir câilin ca’liyledir. (Yani, Allahın îcad ve halketme-siyledir)
Amma ayetin bu cümlesinde olan birinci
فِيهَا
nın ikinci
فِيهَا
ile –kısa mesafesiyle birlikte– beraber olmuş olmaları tansis içindir. (Yani: hükmün kat’î delilini şeksiz göstermek içindir.) Hem şu gelen ma’naya dahi bir îmadırki: “Beşerin fesadı ile birlikte ve zahirî hayattarlığı içindeki öldürüp yok etmesiyle beraber, hayatı için yerin, dünyanın cesedine bir rûh-u menfûh kılınmasında (ona üfürülmüş bir ruh olmasında) ne gibi bir hikmet vardır? Sûalinin de cevabıdır.
Yükleniyor...