اَتَجْعَلُ فِيهَا
ya, sonra; ve müfsid olan cinlerin ardından halife tarzında gelmesi sırrıyle de ve kuvve-i gazabiyye ve şeheviyyenin beşerde dahi tevdi edilmiş olması ile... Ve ikinci kuvve olan “şeheviyye” ile tecavüz edebilme halleri dolayısıyla,
مَنْ يُفْسِدُ فِيهَا
ya.. Ve birinci kuvve olan “gazabiyye” ile tecavüz etme kabiliyetinde olan
وَ يَسْفِكُ الدِّمَاءَ
ye çevirilip dikildi. Daha sonra, o sual ve istifsarın ve ardında taaccübün tamamlanması akabinde, sâmi’in zihni; Melaikenin istifsarlarına karşı Hak Tealanın vereceği cevaba muntazır kaldığında; Allah ü Teala –Azze ve Celle– izzet ve azametiyle ferman buyurdu ki:
قَالَ اِنِّي اَعْلَمُ مَالَا تَعْلَمُونَ
meal-i kerimi: “Tahkikan benim bildiğim hikmetler vardır ki, sizler onu bilemezsiniz!” Yani eşya sizin ma’lumatınıza münhasır değildir. Öyle ise, sizin adem-i ilminiz ile, o şeyin olmamasına emare değil, sebeb olamaz. Hem ben Hakîm’im; benim onlarda (beşerin yaradılış işinde) bir çok hikmetlerim vardır. Fesad ve sifk, yani kan dökme cürümleri, benim o hikmetlerimin derûnunda afvedilebilecektir. (Yani, beşerin yaradılışındaki çok büyük hikmetler karşısında, onun fesadı ve kan dökmesi, yaratılmasına mani’ değildir. Mizan-ı umûmî dengesinde, hikmetler ağır geldiği için, yaratmaya karşı gelen hata ve günahlar afvedilecektir demektir.
ek tek ayet cümlelerinin nazmları:
Bilmiş ol ki:
وَ اِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰ ِكَةِ اِنِّي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَلِيفَةً
nın başındaki “vav”.. Ve keza bir diğer ayet:
Yükleniyor...