yazılarımı karşılaştırdığım vakit, böyle çapraşık bir yazı ile, nasıl olur da dilâver bir pehlivan gibi ortaya atıldığımı düşünerek evvelce çok me'yus oldum. Sonra da sevincimden mesrurane şükürler ettim.
Kur'an'da mevcud tevafukatı ile beraber yazan Hâfız Ali, Hoca Sabri, Hâfız Zühdü gibi kardeşlerimin yazdıklarını gördükçe, şevkim artıyordu. Ümidin fevkinde bir terakkiyat gördüm. Bu esnalardaki inayetin bir kısmı kalbe tulû' ediyordu. Bir kısmı idare-i taayyüşüme taalluk ediyordu. Bir kısmı da yazı yazarken vuku buluyordu. Meselâ son bir hâdiseyi arzedeceğim. Şöyle ki:
En son yazdığım Sure-i Tevbe'nin 197'nci sahifesinde altı Lafza-i Celal mevcud, dimağıma sahifenin yazılacak şeklini hazırladım.
سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
âyet-i celilesindeki iki tane Lafza-i Celal, tevafuk harici kalmak suretiyle yazmaya başladım. Vaktaki
فَمَا كَانَ اللّٰهُ
daki Lafza-i Celal'i yazdım. Düşündüm ki, istediğim gibi olmayacak, öyle ise üç bir iki bir tevafuk olsun dedim. Ben tevafuk edecek Lafza-i Celal'e yaklaştıkça, Lafza-i Celal'ler tevafuktan uzaklaşıyorlardı. Bir türlü arzu ettiğim şekilde muvaffak olamadım. En nihayet hal-i hazır vaziyet vücuda geldi. Sahifeyi değiştirmek istedim. Baktım bu sahife ihtiyarımı dinlememişti. Bunda bir maksad ve bir gaye olacağını hatırlayarak, sahifeyi yırtmadım. 198'inci sahifeyi yazdıktan sonra, dikkat ettim. 197'nci sahifede tevafuk harici bir satırdaki iki Lafza-i Celal, 198'inci sahifede aynı satır üzerindeki iki Lafza-i Celal ile üst üste geldiğini ve diğerinin 199'uncu sahifede pek cüz'î bir inhiraf ile (belki yarım santim kadardır) diğer bir Lafza-i Celal'in üstünde olduğunu gördüm.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ى
diyerek, Cenab-ı Hakk'ın benim gibi alîl ve pek çok masiyet ve kusurlu bir kulunu böyle kudsî bir hizmette istihdam ettirdiğinden dolayı, nihayetsiz sürura müstağrak oldum.
Bu inayet ve muvaffakıyetler, fazilet ve mübecceliyette her şeye tefevvuk eden susmaz ve susturulmaz bir ses, feyyaz bir ziya ve
Kur'an'da mevcud tevafukatı ile beraber yazan Hâfız Ali, Hoca Sabri, Hâfız Zühdü gibi kardeşlerimin yazdıklarını gördükçe, şevkim artıyordu. Ümidin fevkinde bir terakkiyat gördüm. Bu esnalardaki inayetin bir kısmı kalbe tulû' ediyordu. Bir kısmı idare-i taayyüşüme taalluk ediyordu. Bir kısmı da yazı yazarken vuku buluyordu. Meselâ son bir hâdiseyi arzedeceğim. Şöyle ki:
En son yazdığım Sure-i Tevbe'nin 197'nci sahifesinde altı Lafza-i Celal mevcud, dimağıma sahifenin yazılacak şeklini hazırladım.
سَيَرْحَمُهُمُ اللّٰهُ اِنَّ اللّٰهَ عَز۪يزٌ حَك۪يمٌ
âyet-i celilesindeki iki tane Lafza-i Celal, tevafuk harici kalmak suretiyle yazmaya başladım. Vaktaki
فَمَا كَانَ اللّٰهُ
daki Lafza-i Celal'i yazdım. Düşündüm ki, istediğim gibi olmayacak, öyle ise üç bir iki bir tevafuk olsun dedim. Ben tevafuk edecek Lafza-i Celal'e yaklaştıkça, Lafza-i Celal'ler tevafuktan uzaklaşıyorlardı. Bir türlü arzu ettiğim şekilde muvaffak olamadım. En nihayet hal-i hazır vaziyet vücuda geldi. Sahifeyi değiştirmek istedim. Baktım bu sahife ihtiyarımı dinlememişti. Bunda bir maksad ve bir gaye olacağını hatırlayarak, sahifeyi yırtmadım. 198'inci sahifeyi yazdıktan sonra, dikkat ettim. 197'nci sahifede tevafuk harici bir satırdaki iki Lafza-i Celal, 198'inci sahifede aynı satır üzerindeki iki Lafza-i Celal ile üst üste geldiğini ve diğerinin 199'uncu sahifede pek cüz'î bir inhiraf ile (belki yarım santim kadardır) diğer bir Lafza-i Celal'in üstünde olduğunu gördüm.
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ هٰذَا مِنْ فَضْلِ رَبّ۪ى
diyerek, Cenab-ı Hakk'ın benim gibi alîl ve pek çok masiyet ve kusurlu bir kulunu böyle kudsî bir hizmette istihdam ettirdiğinden dolayı, nihayetsiz sürura müstağrak oldum.
Bu inayet ve muvaffakıyetler, fazilet ve mübecceliyette her şeye tefevvuk eden susmaz ve susturulmaz bir ses, feyyaz bir ziya ve
Yükleniyor...