İşte şu fıkra işaret eder ki: Kâinatta tasarruf eden haşmet-i rububiyet, o koca Güneş’i şu zemin yüzündeki zîhayatlara bir hizmetkâr, bir lâmba, bir ocak; ve koca küre-i zemini onlara bir beşik, bir menzil bir ticaretgâh; ve ateşi, heryerde hazır bir aşçı ve dost; ve bulutu, süzgeç ve murdia; ve dağları, mahzen ve anbar; ve havayı, zîhayata enfas ve nüfusa yelpaze; ve suyu, yeniden hayata girenlere süt emziren daye ve hayvanata âb-ı hayat veren bir şerbetçi hükmüne getiren rububiyet-i İlahiye, gayet vâzıh bir surette Vahdaniyet-i İlahiyeyi gösterir.
Evet, Hâlık-ı Vâhid’den başka, kim Güneş’i Arzlılara müsahhar bir hizmetkâr eder? Ve o Vâhid-i Ehad’den başka, kim havayı elinde tutar, pek çok vazifelerle tavzif edip, ruy-i zeminde çevik-çalâk bir hizmetkâr eder? Ve o Vâhid-i Ehad’den başka kimin haddine düşmüştür ki, ateşi aşçı yapsın ve kibrit başı kadar bir zerrecik ateşe, binler batman eşyayı yuttursun ve hakeza… Herbir şey, herbir ecram-ı ulviye, o haşmet-i rububiyet noktasında Vâhid-i Zülcelal’i gösterir.
İşte celal ve haşmet noktasında vâhidiyet göründüğü gibi; cemal ve rahmet noktasında dahi ni’met ve ihsan, ehadiyet-i İlahiyeyi ilan eder. Çünki zîhayatta ve bilhassa insanda, o derece san’at-ı camia içinde hadsiz enva’-ı ni’meti anlayacak, kabul edecek, isteyecek cihazat ve âletler vardır ki; bütün kâinatta tecelli eden bütün esmasının cilvesine mazhardır. Âdeta bir nokta-i mihrakiye hükmünde, bütün esma-i hüsnayı birden mahiyetinin ayinesiyle gösterir ve onunla ehadiyet-i İlahiyeyi ilan eder.
Yükleniyor...